TÜİK ve Memleketin İstatistiklerle Olan Hastalıklı İlişkilerine Dair Kişisel Ama Zorunlu Bir Yazı

Dr. Haluk Levent (alerji uzmanı)

Çok uzun zamandır, yaklaşık 1998 yılından bu yana, TÜİK’in özellikle hanehalkı verileri başta olmak üzere çeşitli verilerini detaylı olarak öğrenmemi zorunlu kılan bir dizi rapor ve makale için TÜİK’ten arkadaşlarım da dahil çeşitli ortak çalışmalarım olmuştur. Yine aynı dönemde çeşitli defalar Dünya Bankası, Eurostat uzmanları ile ortak çalışma ekiplerinde yer alarak TÜİK’in çeşitli istatistikleri kapsamında çalışmalar yaptım. Benim gibi yüzlerce akdemiysen ve yoğun veri kullanan uzman arkadaşlarım da bu tür çalışmalarda bulundu. Sanırım büyük bir çoğunluğu benimle aynı fikirdedir: TÜİK çok uzun zamandır haksız ve mesnetsiz bir dizi ağır eleştiriye maruz kalıyor. Son bir hafta içinde olup bitenler bu eleştirilerin küçük birer örneği niteliğindedir.

Facebook ve twitter’da bu eleştirilere karşı çeşitli girişler(entry) aracılığıyla görüşlerimi yazdım. Görüşlerimi ifade ettiğim alanların sayısı arttığında sıkılıp bütün yazdıklarımı toplayıp bir metin haline getirdim. Fakat bağlamlarından kopmuş pek çok “giriş”in amalgamı şeklindeki bu metin, konuları takip edememiş okurlar için anlamsız hale gelince görüşlerimi derli toplu bir metin ile ifade etmek zorunda kaldım.

1. ANAKRONİK BAKIŞTAN KURTULMAK: TÜİK’İN, ÖRNEKLERLE İSTATİSTİK ÜRETİMİNİN VE PAYLAŞIMININ ÇOK KISA HİKAYESİ

TÜİK’in yürürlükteki son yasası Kasım 2005’te meclisten geçmiştir. Bu tarihin öncesinde ise, yani adı Devlet İstatistik Enstitüsü iken yanılmıyorsam 1930’larda çıkartılmış bir yasaya göre çalışan bir kurumdu. Bu yasada DİE, TBMM’ye veri üretmekle görevli bir kurum olarak tarif edilmişti ve mikro verilerin milletvekilleri dışındaki kişilerle paylaşılması “suç” olarak tanımlanıyordu. Yaklaşık 70 yıl süren bu dönemin izlerini silmek kolay olmamaktadır.

Bugünlerde eski dönemlere göre bir hayli ilerleme kaydedilmiş olsa da, pek çok gelişmiş ülke seviyesine göre daha sınırlı veri paylaşımı yapmaktadır. Biraz abartılı olmakla birlikte TÜİK, mikro veri dağıtırken “bir veriyi kullanabilecek en yeteneksiz araştırmacının yapabileceği hataları engelleyecek” seviyede detay vermeyi tercih etmektedir. Bunun nedeni çeşitli araştırmacıların yaptıkları yanlışlardan dolayı TÜİK’in veri kalitesinin eleştirilmesi, dolayısıyla sorumlu tutulması ve daha kötüsü TÜİK’in de bu tür yanlış kullanımlardan dolayı kendisine yönelen eleştirilere itibar etmesidir.

Bu durum ise yıllar boyunca TÜİK’in her hal ve şartta eleştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Tipik bir örnek olarak enflasyon oranlarına ilişkin eleştirileri alabiliriz. Doksanlı yılların ikinci yarısında enflasyon ölçümüne temel oluşturan tüketim sepeti 5 yılda bir yapılan ve bölgesel temsiliyeti olan Hanehalkı Bütçe Anketi (HBA)’dan elde edilen tüketim verileri esas alınarak oluşturulurdu. Doksanlı yılların ikinci yarısında 1994 yılında yapılan ankete ait veriler kullanılıyordu ve 1994 yılı kriz yılı olduğu için tüketim alışkanlıklarının doğru ölçülemediği ve sepetin normal yıl enflasyonunu takip etmek için uygun olmadığına dair haklı bir dizi eleştiri yöneltiliyordu. 1999 yılı geldiğinde tekrar bir kriz ortamı yaşandığından ankete çıkılmadı. 2000 yılı iktisadi açıdan “hızlı genişleme (boom)”  yılı olduğu için yine “normal yılda” ankete çıkmak için bir yıl daha beklenmesi kararlaştırıldı. 2001 yılı ocağında ankete çıkıldı; fakat Şubat ayında kriz patlayınca anket durduruldu. Bütün bu yıllar boyunca “sepette çalı süpürge var, bilgisayar yok”, enflasyon yanlış ölçülüyor eleştirileri yapıldı.

2002 yılında Türkiye’de normal bir yıl beklemenin riskli olduğu düşünüldüğünden en iyisi bu anketi her yıl yapalım denildi ve 2002 pilot çalışmasından sonra 2003 yılında gerçekleştirilen büyük ve yeni bölge birimi ölçeğinde temsiliyete sahip bir örneklem ile yıllık HBA düzenine geçildi. Tabii ki eleştiriler bitmedi; bu defa da, “her yıl sepet değişiyor” TÜİK enflasyonu kafasına göre ölçüyor eleştirileri boy göstermeye başladı. Bunun üzerine TÜİK sepete dahil bütün malları ve ağırlıklarını internetten yayınlamaya başladı. Artık TÜİK’in ölçtüğü enflasyonu beğenmeyen veya daha spesifik bir ölçüm yapmak isteyen herkes kendi enflasyonunu ölçebilir. Yine isteyen herkes, TÜİK’in HBA mikro verilerini kullanarak kendi bildiği gibi ağırlık hesaplayarak da fiyat hareketlerini analiz edebilir. Ancak eleştirmenler, TÜİK’in ölçümleri kendi önerdikleri yönteme göre değil de standart uluslararası protokollere göre yapması dolayısıyla bir türlü sakinleşememektedirler.

TÜİK’in bir diğer zorluğu da idari kayıtların kullanımındaki zorluklardır. Yetmiş yıllık DİE döneminin zihniyeti bugün çeşitli kamu kurumlarının bürokratik yapılarında devam etmektedir. Dünya üzerindeki herhangi bir istatistik kurumu, istatistik oluşturmak için öncelikle idari kayıtları kullanmayı tercih eder; idari kayıtın yetersiz kaldığı yerde de anket ile veri toplama yoluna gider. İdari kayıtlar düzgün ise, ana kütlenin tamamını içermeleri ve beyana değil gerçekleşmiş olgulara dayanmaları nedeniyle tercih edilirler. Bir yandan da zaman ve emek tasarrufu sağlarlar. Fakat bu kayıtların kullanılabilmesi ve istatistiğe dönüşebilmeleri için:

  1. Uluslararası standartlarda tanımlanmış olmaları
  2. Kapsamlarının standartlara uygun olmaları
  3. Meslek, bölge, vb. gibi sınıflamaların uluslararası standartlarda olması
  4. Veri tabanı işleyişi olarak da erişilebilir olmaları gerekir.

TÜİK yıllar önce bütün bu standartları oluşturmak ve idari kayıtların standartlara uygun bir şekilde tutulmasını sağlamak üzere resmi istatistik programı başlatmıştır. Ancak bürokratik zihniyetin bilgi üzerinden hastalıklı iktidar tutkusu programın belirlenen tarihte bitirilmesine olanak tanımamıştır. Kamu kurumlarının TÜİK ile veri paylaşımı önünde engel oluşturan bazı yasal mevzuat değişiklikleri tam olarak gerçekleştirilememiştir. Daha önemlisi bazı kamu kurumlarının idari veri oluşturma konusundaki eksiklikleri pek çok istatistiğin sağlıklı olarak üretilememesine neden olduğu gibi TÜİK’in iş yükünü de artırmaktadır.

İdari kayıtların kullanımındaki önemli engellerden biri de kayıt dışılıktır. Özellikle parasal işlemlerin dünya ölçeğinde ulusal ekonomi açısından izlenmesi zorlaştıkça idari kayıt kullanımının zorlukları artmaktadır. Fakat yine de, idari kayıtlar en kötü ihtimalle temel eğilimlerin belirlenmesi ve anketler yoluyla derlenen bilgilerin çapraz kontrolü açısından çok önemli avantaj sağlarlar.

2.  ÖLÇÜM SORUNLARI

Türkiye pek çok açıdan sosyolojik olarak geçişlilik halinde olan bir toplumdur. Bu tür bir toplumda istatistik üretmek hele uluslararası standartlarda istatistik üretmek oldukça zordur. Bir örnek üzerinden gitmekte fayda var. İşsizlik oranı, tanım olarak aşağıdaki gibi ifade edilir:

İşsizlik Oranı = İş Arayanlar / (İş Arayanlar + İstihdamdakiler)

Bu formülde yer alan “iş arayanlar” istihdamda olmayıp herhangi bir kanalı kullanarak aktif olarak iş arayanları ifade etmektedir. “İstihdamdakiler” ise, anket yapıldığı sırada son bir hafta içinde (referans haftasında) 1 saat olsa da, ücret alsa da almasa da herhangi bir işte çalışanlardan oluşuyor. Bu tanımlar İLO tarafından uluslararası standart olarak konulmuş tanımlardır. Özellikle istihdamın tanımı pek çok kişiyi bu arada İLO’yu da rahatsız eden bir tanımdır. İLO bu tanımı yanlış hatırlamıyorsam seksenli yılların başında bu konularda çalışan uzmanlardan oluşan geniş bir uluslararası komisyon kurup çok sayıda çalıştay düzenledikten tartışma metinlerini yayınlayıp daha geniş bir şekilde tartıştıktan sonra kararlaştırmıştır. Doksanlı yılların sonunda, bu tanımı doksanlı yıllarda yine benzer bir tartışma süreci ile tartışmaya açmış ve sonuçta değiştirmemeye karar vermiştir. Son olarak 2011’de bir kez daha tanımı gözden geçirmek üzere bir dizi çalıştay düzenlemiş ve toplantıların sonucunda tanımın değiştirilmemesi üzerinde görüş birliği oluşmuştur. Dünyadaki bütün istatistik kurumları, “resmi istatistik” üreten kurumlar, bu tanımı kullanarak ve ölçüm ile ilgili temel protokolleri yerine getirerek ölçüm yapmak zorundadırlar.

2002 yılında Seyfettin Gürsel (o zaman GSÜ’de şimdi Bahçeşehir Üniversitesinde öğretim üyesi), Enver Taştı(TÜİK), Didem Sezer (TÜİK), Arzu Eratak (TÜİK), Haluk Levent (GSÜ) tarafından hazırlanan bir TÜSİAD raporunda, Türkiye işgücü piyasasını AB ülkeleri ile karşılaştırırken bu oranın kullanılmasının yanıltıcı olacağına oy çokluğu ile karar verip, “tarım dışı işsizlik” adında farklı bir işsizlik oranı tanımlanmıştır[1].  Bu tanımın bazı ciddi sorunları olmasına rağmen bu tür bir karşılaştırma için anlamlı olduğunu düşünüyorduk, kullandık. Daha sonra TÜİK bu oranı haber bültenlerinde yayınlayarak bir nevi “resmi istatistik” konumuna yükseltti. Dünyada TÜİK dışında, bu tanıma göre işsizlik ölçen başka bir istatistik kurumu daha yoktur ve Eurostat, ILO, vb. gibi uluslararası kuruluşların istatistiklerinde bu tanıma göre işsizlik rakamı yer almamaktadır. Buna rağmen, yani daha yüksek oranlı bir işsizlik tanımını, kendiliğinden resmi istatistik konumuna yükselten, anket mikro verilerini paylaşan bir istatistik kurumunun çeşitli kişi ve kuruluşlar tarafından sayısız kereler işsizliği gizlemekle suçlanması trajik bir durumdur.

İşsizlik oranının bir başka sorunu da işgücü dışındakileri hesabın dışında bırakmasıdır. Türkiye’de işgücüne katılım çok düşük ve değişken olduğundan bu durum özellikle işsizliğin sosyolojik boyutunun görülmesini sağlamakta yetersiz kalmaktadır. Pek çok araştırmacı (ben dahil), çalışmalarında “geniş işsizlik tanımlarını”, istihdam oranını vb. kullanmayı tercih etmektedir. TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketleri (HİA) mikro verisini dağıtmaktadır; dolayısıyla her araştırmacının istediği tanımı hesaplayıp kullanması mümkündür. Ancak TÜİK’in “resmi istatistik” olarak yayınlamak zorunda olduğu, aklınıza gelebilecek tüm istatistiklerde uluslararası tanımları kullanmak ve prosedürleri uygulamak zorunda olduğunu unutmamak gerekir. Türkiye imzalamış olduğu uluslararası anlaşmalar ile bu yükümlülüğü yerine getirmek durumundadır. Dolayısıyla bu konuları bilmeyen, takip etmeyen, takip etmediği halde bu tanımdan hoşlanmayıp TÜİK’i işsizliği, enflasyonu vb. gizlemekle, çarpıtmakla suçlayanlar en hafif deyimiyle “ayıp etmektedirler”. TÜİK kafasına göre ya da aklına esenin öngördüğü tanımlara göre resmi istatistik yayınlayamaz.

a.       Örnek Olay 1: Koray Çalışkan TÜİK’in Enflasyon Hesabını Beğenmiyor

 TÜİK uzun süredir enflasyon hokus pokusu yapıyor. Yurtdışına giderken alınan bilet dahi ihracat kalemi olarak yazılıyor. Sepeti kafasına göre değiştiriyor. Sepetteki zam gelecek mallar bir bakmışsın sepetten çıkmış. Zamlanmayacaksa koy sepete.”  Koray Çalışkan, Radikal 29/11/2013

Koray Bey neredeyse tüm yazılarını takip ettiğim yazarlar arasındadır. Aradaki bağı anlamakta zorlanmakla birlikte 5 kısa cümlede TÜİK’in enflasyon hesabını ve muhtemelen ihracat rakamlarını, TÜİK’in ürettiği bu rakamları kullanan yüzlerce yüksek lisans, uzmanlık ve doktora tezlerini, akademik makaleleri harcamakta beis görmemiş. Eğer enflasyon ve ihracat rakamları “hokus pokuslu” ise, bu rakamları TÜİK kafasına göre hesaplıyorsa yaptığımız çoğu çalışmayı çöpe atmamız, kısaca kariyerlerimiz boyunca oluşturduğumuz bagajları epeyce hafifletmemiz gerekir.

TÜİK’in bu konuda ne diyeceğini bilemem ancak ben kişisel olarak, bu konunun doğrudan muhatabı olarak Koray Bey’den bu kısa cümlelerini biraz açmasını, bizim farkında olmadığımız ancak kendisinin tespit etmiş olduğu hokus pokusları anlatmasını bekliyorum. Bu açıklamalar gelene kadar çeşitli yollarla takipte olacağım. Benim herhangi bir köşem yok ancak yeni oluşturduğumuz bir bloğumuz var. Kendisi köşesinden yazsın ben blogdan, tartışalım (eğer arzu ederse kendisini bloğumuzda da ağırlarız)[2].  Kafamı kurcalayan sorular şöyle:

  • TÜİK’in sepeti kafasına göre değiştirdiğini Koray Bey nasıl yakaladı?
  • TÜİK, sepetteki zam gelecek malları nasıl tespit ediyor? Koray Bey bu işlemi nasıl açığa çıkardı?
  • İhracat kalemi olarak kaydedilen bilet nedir? Koray Bey bunu nasıl tespit etmiş?
  • İhracat kalemi olarak kaydedilen biletin enflasyon sepeti ve hesabı ile ilişkisi nedir?

b.      Örnek Olay 2: Mustafa Sönmez, TÜİK’in Yalanlarının Peşinde

Birinci sorun şu; özellikle varlıklı sınıfların, üst-orta kesimlerin beyan ettikleri gelirler, gerçeğin altında kaldığı için, bölüşülen gerçek pasta eksik. Nereden biliyoruz. Çok basit. Türkiye’nin 2012 milli geliri 1,4 trilyon TL. Orada ifade edilen milli gelir ile beyandan bulunan pasta (74 milyon nüfus ayda 12 bin TL civarında gelir, toplam yaklaşık 880 milyar TL) arasında çok fark var. Tamam, milli gelirin bir kısmı “kullanılabilir gelir” değil. Yani hanelere girmiyor. Onun yüzde 85’ini alın, yine fark yüzde 30 dolayında” Mustafa Sönmez, http://mustafasonmez.net/?p=3666

Mustafa Sönmez’in alıntı yaptığım yazısının başlığı “TÜİK, bu yalanı, araştırma diye satma artık…”. Hem yalan, hem araştırma hem de satış aynı kısa cümlede geçince insan heyecanlanıyor haliyle. Önce, emin olmak için TDK sözlükten yalanın tanımına baktım: “Doğru olmayan, gerçeğe uymayan söz” diye tanımlamışlar. Peki TÜİK’in gerçek dışı araştırmasını Mustafa Bey nasıl anlamış? Basit bir hesap ile, anketten toplam kullanılabilir geliri 880 milyar TL olarak bulmuş; tamam. Sonra GSYH’yı bulmuş, 1,4 milyon TL; o da tamam. Üçüncü adımda kullanılabilir gelir olarak 1,4 milyonun %85’ini almış. Neden? “Deus ex machina”!

Oysa Mustafa Bey’in yerinde ben olsam, kullanılabilir gelirin tanımı için “101 İktisada Giriş” veya “201 Makroiktisada Giriş” ders notlarına bakardım. Muhtemelen kullanılabilir gelir için:

Kullanılabilir Gelir = GSYİH – Sabit Sermaye Oluşumu – Devlet Harcamaları – Stok Değişimi – Net İhracat

gibi bir tanım olmalı. İktisatla ilgisi olmayan salt bir araştırmacı gazeteci olsam Kalkınma Bakanlığının web sitesinden “Harcamalar Yoluyla GSYİH” tablosuna bakardım. Orada Hanehalkları Tüketimi yani kullanılabilir gelir diye bir satır var ve 2012 yılı için bu satırda 994 milyar TL yazıyor, yani gökten zembille inen tanrısal oran %85 değil %67(994/1400) imiş. Bu durumda, Mustafa Bey’in 880 milyarlık hesabı doğru ise anketin kullanılabilir geliri karşılama oranı ise:

 880/994 = %88.5

bulunur. OECD’nin bu tür anketler için bir kalite ölçütü vardır, eğer “anket toplam gelirinin” “kullanılabilir geliri” karşılama oranı %50’nin altında ise o anket kullanılamaz der; %80’nin üzerindekileri ise “mükemmel” olarak sınıflandırır.

Bu durumda Mustafa Bey’in üslubunu izleyecek olursak Mustafa Bey’in iktisat bilmediğini ve araştırmacı gazetecilikle bir ilgisi olmadığını yazmam gerekir. Ama ben, 5-6 yıl öncesine göre oldukça hafiflemiş olmasına rağmen (bkz. http://mustafasonmez.net/?p=3906 ) patolojik TÜİK önyargısının ve zaman darlığının Mustafa Bey’i bu tür bir yanlışa sürüklemiş olduğunu düşünüyorum.

Esasında TÜİK burada bir ayar çekmiş de olabilir! 🙂  Çünkü ben kişisel olarak Türkiye’de, ABD’de, Almanya’da, Japonya’da kısacası herhangi bir yerde, GSYİH’nın doğru ölçülmesinin çok zor olduğunu düşünmekteyim. Hizmetlerin bile bu kadar uluslararasılaştığı(bkz. Koray Bey’in ihracata konu bileti), ulus devletlerin ekonomik hayattan giderek dışlandığı, finansal sermayenin, servetlerin ışık hızıyla dünyayı dolaştığı, bir tablet veya laptop kullanarak İstanbul’da oturan birinin örneğin Polonya’da bir banka hesabı açıp türev işlemler yapıp gelir elde ederse saniyesinde daha güvenilir bulduğu bir başka ülkedeki banka hesabına aktarabildiği, sermayedarların doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını MB bilanço kayıtlarını yanıltacak biçimde kendi kendine borç şeklinde yapabildiği bir dünyada GSYİH’nin zor tahmin edilebileceğini düşünüyorum. Yabancı bankalarda hesabı olan yerleşiklerin dışarıdan aldıkları kredi kartları ile burada harcama yapma alışkanlıklarının düzeyini de bilmiyorum doğrusu.

Veya tarım sektöründe işgücünden istihdama, istihdamdan işgücüne geçişin yaratacağı istihdam dalgalanmaları altında hesaplanan işsizlik oranlarının, istihdam oranlarının vb. yüzeysel olarak, çeşitli filtrelerden geçirilmeden kullanılmasının yanlış olduğunu düşünüyorum. İşgücü piyasalarının esnekleşmesi, taşeronlaşmanın, yarı zamanlı çalışmanın, geçici ve ikinci işlerin yaygınlaşması ile birlikte gelişmiş ülkeler dahil, pek çok ülkede standart tanımların işlevsiz kalabileceğini dikkate almayan araştırmacıların düzgün iş çıkartamayacaklarını düşünüyorum. Bütün bu koşullar altında, ölçmeye çalıştıkları şeyin her geçen gün biraz daha bulaşıklaşması ile birlikte çeşitli ölçüm zorlukları ile karşı karşıya kalan istatistik kurumlarının, yüzeysel standart tanımlarda meydana gelen dalgalanmalar esas alınarak “yalancılıkla”, “manipülasyonla”, “hokus pokusla” suçlanmasını ise bu suçlamaları yapanlara en hafifinden olan bitenin farkında olmadıkları, kapitalizmin içinde bulunduğumuz evresinde geleneksel iktisadi araçların ve kavramların işlevsizleştiğini göremediklerini söyleyebilirim. Bir de önyargılı ve/veya kötü niyetli olduklarını…

3.  TÜRKİYE’DE YURTTAŞLARIN İSTATİSTİK İLE İMTİHANI

Benim olgulara dayanmayan tamamen kişisel spekülatif gözlemim şudur: ortalama bir yurttaşın genel olarak soyut düşünce ile özel olarak matematikle başı hoş değildir ama şiir yazmaktan ve bir de sayılardan hoşlanır. Ama bir yere kadar… Şiir yazmak için şiir okumak ve bu okumalardan keyif almak gerekir veya sayıların bir anlam ifade edebilmesi için biraz matematik öğrenmek gerekir denildiğinde en azından hafif bir “olaydan soğuma hissi” bünyeye yayılır.

İkinci spekülatif kişisel gözlem: bütün Akdenizliler gibi bizim ortalama yurttaş dedikodudan hoşlanır ama herhangi bir dedikodunun parçası olmaktan hoşlanmaz. Etrafta ne olup bittiğini öğrenmek konusunda dindirilemez bir merak vardır ama kendisinin çoğunlukla o “etrafın” bir parçası olarak görülmesinden de pek hoşlanmaz. Çünkü “etrafın” içinde dönüp duran bir sürü hikaye, senaryo vb. vardır ve herkesin kendisi gibi, başkasının sırları hakkında sınırsız bir meraka sahip olduğunu düşündüğünden kendi sırlarının kesin ortalığa döküleceğini zanneder.

Ortalama yurttaşı bir bütün olarak ele alacak olursak istatistikle ilişkisini yukarıdaki iki spekülasyon eşliğinde değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. İstatistik büyülü bir şeydir, bir kere her şeyden önce bir sürü sayı ve grafik bir çok hikaye anlatmaktadır. Eğer anlatılan hikaye senin hikayenle örtüşüyorsa bu sayılar ve grafikler karşı konulmaz birer kanıttır; yok örtüşmüyorsa kesin bir bit yeniği vardır[3]. Ancak sayıların ötesine geçecek donanım yoksa ne olup bittiğini anlamak kolay olmaz; o zaman o grafiklerin her biri Medusa’nın zehirli saç tellerine dönüşür. Uzak durmak ve herkesi de uzak tutmak yerinde olur.

İkincisi, bu sayılar ve grafiklerin oluşabilmesi için içimizden bazılarının anket doldurması gerekmektedir. İstatistiği sadece sayı ve grafikten ibaret görenler için bu ihtimal pek akla gelmez ama herhangi birimizin örnekleme girme ihtimali hemen hemen eşittir ve bazılarımızın başına gelir. İstatistik bilinci gelişmiş, kurumlara güvenin yerlerde sürünmediği ülkelerin yurttaşları bu durumu bir yurttaşlık görevi olarak algılar gereğini yaparlar. Durumu böyle görmeyenler veya istatistikle ilişkisi sayılardan ibaret olanlar ise kaçma eğilimi içine girerler. Bir deneğin anketi reddetmesi örnek yapısı üzerinde olumsuz etkide bulunur; eğer bu reddediş sistematik bir hal alırsa, örneğin zengin ve/veya mühim insanlar bu türden işlerle meşgul edilmeyi zül addedip anketten kaçarlarsa anketlerde sistematik hata oluşur ve o araştırma toptan iş göremez hale gelir. Diğer bir deyişle sistematik kaçış, diğer sorumluluk sahibi insanların çabalarını da boşa çıkartır.

Örnek Olay 3: Defne Samyeli ve Anket/Örneklem Yoluyla Özel Hayata Müdahale

Uzun bir unutuluştan sonra tekrardan mesleğe dönen Defne Hanım tam döndüğü günlerde HBA örneklemine girmiştir. HBA zor bir ankettir ama basında yansıtıldığı kadar güç ve “özel hayat müdahale” anlamını taşıyan bir özelliğe sahip değildir. Bir an için devletin özel hayatımızı gözetim altına almak istediğini düşünelim. Her sokakta kameraların görmediği tek bir karanlık noktanın olmadığı (üstelik kameralar bize lazım olduğunda otomatik olarak bozulan, gökyüzüne dönen, devlete lazım olduğunda on kartal gücünde ortalığı tarayan, son derece teknolojik, akıllı kameralar iken), akıllı telefonları klonlamanın sıradan insanlar tarafından bile yapılabildiği, akıllı TV’lerin bastığımız her tuşu bir merkeze aktardığının ortaya çıktığı, banka kartlarından harcadığımız her kuruşun takip edilebildiği, ADNKS’nin tıkır tıkır işlediği, NSA’in neredeyse bütün müttefik ülke istihbaratlarıyla ortak hareket ettiği bir ortamda, devletin özel hayatımızı gözetleme faaliyeti için TÜİK’in örneklemini kullanması doğrusu çok isabetli bir karar olurdu!  Eğer bu görüşe inanacaksak, diğer istihbarat örgütlerinin seviyesine göre bizim istihbaratın bir nevi taş devri teknolojisi kullandığını düşünmemiz gerekir.

TÜİK, kişi ve kuruluşların kimlik bilgilerini yasa gereği saklı tutmak zorundadır. Bu konuda son derece titiz davranmaktadır. Böyle hassas bir konuda, insanların TÜİK’e güvenini sarsacak tutum ve davranışlarda bulunmak, lafın sonunun nereye gideceğini düşünmeden konuşmak Türkiye’de istatistik üretilmesini sonsuza kadar tehdit altına almak anlamına gelmektedir. TÜİK bugün böyle yapıyorsa yarın da bu şekilde davranmayacağının garantisi nedir? Araştırma şirketlerinin çeşitli verileri zararlı bir şekilde kullanmayacaklarının garantisi var mıdır? Soruları artırmak mümkündür…

Bu iş en çok Defne Hanıma yaramıştır. Uzun bir unutuluştan sonra mesleğe dönmeye karar verdiğinin haftasına başına devlet kuşu konmuştur. Önce kabul ettiği ve doldurmaya başladığı anketi, birden annesinin yanında 24 saat evde kalabileceğinden kuşkulandığı itici bir TÜİK elemanını görünce reddetmeye karar vermiş. Özel hayatını koruma altına alırken ancak çok iyi ve çok pahalı bir PR çalışması ile yapılabilecek şekilde 3-4 gün boyunca çok sayıda TV ve gazetede görüntü vermiş ve görkemli bir geri dönüşe imza atmıştır.  Bazı TV sunucularının TÜİK başkanı ile konuya ilişkin röportaj yaparken önlerine konan kağıtta yazan tek cümlede üç ayrı TÜİK araştırmasının özelliklerinden HBA’ne aitmiş gibi bahsetmeleri, buna karşılık bu özelliklerin hiç birinin HBA’ne ait olmaması da zaten meselede esas öznenin Defne Hanım olduğunu göstermektedir.

Ortaya çıkan bu anafora kapılarak “özel hayatın korunması” gibi bir tatlı jargon üzerinden TÜİK’in güvenilirliğini tüm toplum nezdinde sorgulayan çeşitli “kanaat önderleri” ve siyasi zevat ise bundan sonra fikir sahibi olmadıkları konularda 40 kere düşünüp bir kere konuşmayı umarım öğrenirler. Çünkü dokuz yüz küsur liralık cezayı ödeyip milyonluk PR’ı yaptıktan sonra, Defne Hanım, yıllardır içlerinde hiç kuşkusuz çok sayıda zengin iş adamı ve iş kadınının, siyasetçilerin, sanatçıların, sporcuların, işçilerin, köylülerin, sıradan insanların, meşhurların bulunduğu 100,000’den (yazı ile yüz bin’den) fazla hanenin doldurduğu (hiç birinin özel hayatına bir zarar gelmedi) anketi dolduruverir. Sonuçta sel gider kum kalır, kumun kalibresi de güneş altında pırıl pırıl parlar…

Sonuç olarak, vatandaşı anketten soğutmak ciddi bir problemdir ve bu tür davranışlardan titizlikle uzak durulmasında fayda vardır. Yoksa yakın bir gelecekte doğru düzgün istatistikler yerine kahve falları, tarotlar vb ile idare etmek zorunda kalabiliriz. Bu PR çalışmasını planlayanları, yapanları, aracılık edenleri ise havale edebileceğimiz bir yer yok. Ancak, TÜİK çalışanlarına ve kendimize sabır, bazılarına ise vicdanlı ve etik davranış ve yurttaş sorumluluğunun anlamını öğrenmelerini dileyebiliriz.

Son günlerin moda konusu diyanet meselesinde ise Mustafa Sönmez’e katılıyorum:

“TÜİK’e  son eleştiri oku CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun yayından fırlatıldı. İddia edildi ki, Tüketici Fiyat Endeksi çalışması sırasında anketi kabul eden vatandaşlara, “Sizce köpek giren eve melek girer mi? Oy verirken adayın dindar olup olmadığını önemser misiniz? Miras paylaşımında erkeklere iki kat pay mı verirsiniz?” diye sorular soruyormuş TÜİK anketörleri… Haberi Hürriyet’te okuyunca, doğrusu,bana inandırıcı gelmedi. Bir yanlışlık vardı ve Tanrıkulu gibi, meslekten hukukçu bir siyasetçinin, bu istihbaratı süzmesi beklenirdi. İddiayı TÜİK Başkan Yardımcısı Enver Taştı’ya ilettim ve aslı nedir, diye sordum. Cevap anında geldi, Taştı’dan; “Haber kesinlikle asılsız. ‘Aileniz ne kadar dindardır? Dışarı çıkarken başınızı örter misiniz? Miras paylaşımında erkeklere iki kat pay mı verirsiniz?’ gibi konular bu yıl uygulanan ve alan çalışması tamamlanan dini hayat araştırmasında çeşitli soruların seçeneği olarak yer almakta olup Tüketici Fiyatları Endeksi çalışmasında sorulması ihtimal dahilinde bile değildir.”

İşin aslı şuydu; Diyanet İşleri Başkanlığı, bir süre önce TÜİK Başkanlığı’ndan, ‘Türkiye‘de  dini hayat araştırması’ yapmasını istedi. TÜİK de  hazırlanan 70 soruluk anketi, 26 bölge müdürlüğüne gönderdi. TÜİK’ten gelen yanıttan anlıyoruz ki, bu anketin alan çalışması tamamlanmış. Burada eleştirilecek şey, TÜİK’in uygulamasından önce, bizatihi Diyanet gibi bir kurumun kendisidir. Laik geçinen bir ülkede bütçe kaynaklarının yüzde 4’ü gibi önemli bir kısmını kullanan Diyanet, dinsel, kültürel farklılıkları olan bu ülkede, daha çok Sünni Müslümanlara hizmet veren bir kurum. Din işlerini devlet işlerine doğrudan bulaştıran bir kurum. Devletin inançlara eşit durması gerekir ve inançların özgürlüğü açısından devletin kontrolünde bir inanç ve din kurumu olmamalıdır. Laiklik bunu gerektirir. Diyanet olmazsa, işin cemaatlere kalacağını ve tarikat kavgaları olabileceği yönündeki itiraz ise geçersizdir.  Diyanet varken de bu kavgalar oluyor ve Diyanet’i ele geçirme üstünden de oluyor. Ateistlerin, Alevilerin, gayrimüslimlerin olduğu bir toplumda, onların vergilerini alıp onlara hiçbir hizmet vermeyen bir kurumun kaldırılması gerekir, böyle absürd araştırmalara da kaynak harcanmaması gerekir. Doğrusu budur.” Mustafa SÖNMEZ,  http://mustafasonmez.net/?p=3906

Bunun dışında, yurttaşlarımızın istatistik ile ilişkisini bazı temel gruplar açısından ele alabiliriz. Bugüne kadar yaşadığım çok sayıda anekdottan yararlanarak bazı stereotiplerin TÜİK ile ilişkilerini özetleyebilirim. Yazdıklarımla ilgili çok sayıda örnek göstermem mümkün, bu yazıyı daha fazla uzatmamak için bu örneklerden kalan tortuları kullanarak bu grupların davranış özelliklerini özetleyip geçeceğim.

Politikacıların iktidarda olanları genellikle kendi dönemlerinde ne kadar önemli gelişmeler olduğunu anlatmak için verileri gerektiğinde çarpıtmayı, eğip bükmeyi esas alır.  Muhalefet ise her fırsatta TÜİK’in ne kadar yalan söylediğini, verileri çarpıttığını ve hükümetin istekleri doğrultusunda istatistik ürettiğini topluma pompalar. Siyasi pozisyonlar değiştiğinde pozisyona uygun söyleme adapte olmaları son derece kısa sürer.

Bürokratlar için, ellerindeki veri bir tür hükümranlık alanıdır ve paylaşılması tehlikelidir. Mümkün olduğu kadar kendi kafalarına göre veri tabanı oluşturmayı ve ihtiyaçlarının tekil (unique) olduğunu iddia ederek veri paylaşımına müsait olmadıklarını iddia ederler. Bürokrat kafa yasaların ruhuna da sirayet etmiştir; bazı durumlarda kimi kurumların TÜİK’e veri aktarmaları “suç” kategorisindedir.

Bir de yan etkileri vardır. Merkez bürokratlar ve hükümetler oldum olası “idari bölünüş” ile oynamaktan çok hoşlanırlar. Son on yılda biri AB ile uyum çerçevesinde çok büyük değişiklik olmak üzere epeyce farklılık yaşanmıştır. Son olarak köylerin mahalle ilan edilip merkeze bağlanması ile Türkiye’de fiilen “kır” kalmamıştır. Sosyolojik olarak varlığını koruyan, çok kötü tanımlanmış olması dolayısıyla ölçümünde büyük sıkıntılar yaşanan kır, idari olarak yok edilmiştir. Bu durumun örnekleme planları üzerinden ciddi etkileri olabilir. En azından sıklıkla değişen idari bölünüş örnekleme yaklaşımının sürekliliğinde sorun çıkartır.

Kullanıcılar birkaç grup altında toplanabilirler. Birinci grupta, “ben aslında çok acayip şeyler yapacağım ama TÜİK’te veri yok”cular ele alınabilir. Bu gruptakiler sessiz çoğunluğu oluştururlar ve bir bölümü TÜİK’in son zamanlarda biraz iyileşme emaresi gösterse de web sayfasının karanlık dehlizlerinde yollarını yitirip verilere ulaşamayanlardan oluşur. Büyük bölümü ise TÜİK’in hizmetlerinden haberdar değildir. Bir bölümü ise gerçekten çok detay, örneğin mahalle bazında veri talep etmekte ve bulamamaktadırlar. Bu detayda verinin anketle derlenmesi bütçe ve insan kaynağı itibariyle mümkün değildir. Ancak idari kayıtların etkinleştirilmesi ile elde edilebilecek verilerdir.

İkinci grupta, “kendi yapması gereken çalışmaları TÜİK’in yapması gerektiğini düşünenler” yer almaktadır. Bu gruptakiler genellikle mikro verilerden çeşitli işlemler yapılarak elde edilebilecek verileri ve analizleri, çeşitli nedenlerle yapamadıkları için bu tür analizleri TÜİK’ten beklerler ve bulamayınca eleştirirler.

Üçüncü grupta ise kurumsal kullanıcılar yer almaktadır. Bunlar daha çok TÜİK’in resmi istatistik üretmesi dolayısıyla konu ile ilişkilenen kullanıcılardır. Eğer pozisyon olarak yeteri kadar güçlü değillerse ve bunu değiştirebilecek kuvvetleri yoksa bu durumun altından kalkabilmek amacıyla TÜİK’in resmi istatistiklerinin gerçek durumu yansıtmadığını iddia ederler.

4. SONUÇ

Sanırım temel sorun, içinde bulunduğumuz ortamda kutuplaşmanın aşırı yükselmesi dolayısıyla her konunun bu kutupların yarattığı optik yanılsamanın ardından değerlendirilmesi. Sorunların uzun zamandır devam etmesi ve kutupları oluşturanların alışkanlıkları dolayısıyla (ve pek çok başka nedenden ötürü) kurumların özellikle hükümetle ilişkili kurumların güvenilirlikleri dibe vurmuş durumda. Bütün bunlar içinde bulunduğumuz sorunları ağırlaştırmaktadır.

Uzun vadede TÜİK açısından bu sorunun çözümü, TÜİK’in Kalkınma Bakanlığına bağlı bir kurum olmaktan çıkartılıp en azından Merkez Bankası veya BDDK vb. gibi bir düzeyde özerklik elde etmesi ile çözülebilir. Bu konunun yeni anayasa tartışmaları tekrar başladığında ele alınmasında fayda bulunmaktadır (anayasaya yazılmasından bahsetmiyorum ama bir şekilde bu sırada tartışılması ve bir yasal düzenlemeye kavuşturulması yararlı olur).

İkinci ve asıl büyük sorun politikacılar başta olmak üzere şu veya bu düzeyde muktedir olanların toplumun temel parametreleri ile oynamakta hiçbir beis görmemeleridir. Bunun en çarpıcı örneği kısa vadeli bir siyasi çıkar elde etmek uğuruna sosyal güvenlik sistemini alt üst ederek gelecek birkaç kuşağı ipotek altına alacak bir sorun yaratan erken emeklilik meselesidir. TÜİK sorunu da belirli açılardan bu tür sorunlara koşut bir şekilde ele alınabilir; çünkü, TÜİK pek çok açıdan referans kabul edilen rakamları üretmektedir. Örneğin enflasyon oranı, Merkez Bankası örtük veya açık enflasyon hedeflemesi yaptığında çıpa olarak, ücret pazarlıklarında veya kira tespitinde vb. çeşitli endeksleri itibariyle yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Konu ile ilgisi ve bilgisi zayıf biri, büyük bir ihtimalle salt siyasi saiklerle ve yine büyük bir ihtimalle kulaktan dolma duyumlarla TÜİK’in enflasyon hesabında sahtekarlık yaptığını öne sürmemelidir. TÜİK gerçekten enflasyonu yanlış hesaplıyor olabilir ve herhangi biri bunu saptamış da olabilir; o zaman doğru yol bu yanlışlığı detaylı ve herkesin tartışabileceği bir şekilde ortaya koyup yanlışlığın düzeltilmesini talep etmektir. Bunu çeşitli istatistikler için defalarca yaptık ve haklılığımız anlaşıldığında da TÜİK gerekli düzeltmeleri yapmakta hiç tereddüt göstermedi.

Başka alanlardaki birikim ve davranışlar ile haklı olarak elde edilen saygınlık bu türden “yalap şap” değerlendirmeleri uzman olmayan geniş bir kesimin gözünde muteber kılar. Yıllardır ve çok çeşitli konularda birikerek gelen bu tür etik olarak sorunlu değerlendirmelerin sonucunda TÜİK’in güvenilirliği haksız bir şekilde zedelenmiştir. Bu durumun kısa vadeli çıkar elde eden, bu yolla şan şöhret elde edeceğini düşünen veya düpedüz tatmin olanlar dahil hiç kimseye yararı yoktur. Kurumsal güven bir kez zedelendiğinde artık tekrar kurulması son derece güçtür. TÜİK’e hepimizin ihtiyacı var; dünyada faaliyet gösteren tüm istatistik kurumları gibi pek çok eksiği, yanlışı olduğunu biliyoruz, TÜİK de bunu kabul ediyor. Bunları düzeltmek için de çok sayıda yerli ve yabancı uzman ve TÜİK çalışanları hep birlikte çaba harcıyoruz. Bunun tek bir nedeni var: TÜİK’in yaptığı işin gerektirdiği ahlaki ve kurumsal hassasiyetlere sahip olduğundan eminiz.

Uzun yıllardır, bu tür “saldırılar ve sataşmalar” karşısında TÜİK hiç atlamadan yanıt göndermektedir. Yine uzun yıllardır yakından bildiğim üzere bu yanıtların hiç biri gerektiği kadar dikkate alınmamıştır. Daha iki gün önce “Dört Bir Taraf” programında TÜİK’in İçişleri Bakanlığına bağlı bir kurum olduğundan başlanarak faaliyetleri üzerine dakikalarca laf edilmiştir. Bütün bu laflardan sonra TÜİK başkanının 2 cümlelik bir açıklaması aceleyle okunarak cevap hakkı savuşturulmuştur. Bu programda bu meselelerin konuşulması TÜİK’in tercihi değildir, dolayısıyla orada dile getirilen görüşlerden dolayı cevap hakkı doğduğunda bunu kullanabilmelidir. Çünkü, TÜİK’in fiilen bu tür cevap haklarını kullanmaktan başka, etkili bir iletişim kanalı bulunmamaktadır.

Sonuç olarak ben de artık durumdan vazife çıkartmaya karar verdim. Çünkü artık bu tutum ve davranışlar, TÜİK verilerini kullanarak tez, makale ve rapor üreten bizlerin faaliyetlerini de değersizleştiren bir hal almıştır. Konunun doğrudan tarafıyım ve ilk müjdeyi veriyorum artık memleket sınırları içinde faaliyet gösteren uluslararası bir alerji merkezimiz var, adı “Toplumsal ve Bireysel TÜİK ve İstatistik Alerji Merkezi (TBTİAM) – Tanı, Tedavi, Nasihat ve Rehabilitasyon” . Şimdilik tam zamanlı çalışan bir tek ben varım, adresimiz ise: https://acikekonomi.wordpress.com

İkinci müjde ise, uzun zamandır sosyal bilimlerle uğraşanlar için metodolojik açıdan zihin açıcı olan, sıradışı teşhis ve tedavilerini hayranlıkla izlediğimiz ve aşağıda fotoğrafı bulunan Dr. House da “online ve oncall” danışmanlık teklifimizi kabul ederek Merkezimiz kadrosunda yerini almıştır.

Dr-House-101

Merkezimiz bugünden itibaren tam kapasite ile faaliyete geçmiştir. Merkezimize kabul ettiğimiz ilk alerjik, sevgili Koray Çalışkan’dır. Yazılarını severek izlediğim için biraz torpil geçtiğimi itiraf etmeliyim. Umarım Dr House’a başvurmamıza gerek kalmadan sevgili Koray’ı alerjisinden kurtarırız. İlk olarak yanıtlaması gereken soruları yukarıda yazmıştım.

Merkezimiz kendiliğinden başvuran kişi ve kuruluşların yanısıra, uzmanların önerilerini de dikkate alarak bazı kişi ve kuruluşları arzuları hilafına Merkeze kabul edecektir.

Hepimize hayırlı olsun.


[1] Detaylar ilgili rapordan okunabilir

[3] Bir arkadaşımın bir maç sırasında hayatında ilk defa maça gelmiş futboldan hiç anlamayan birine ofsaytı tarif etmesi gibi bir şey: “esasında futbolun en basit kuralıdır, eğer karar bizim takımın lehine ise ‘kesin ofsayttır’; eğer karar rakip takım lehine ise hakem ‘uygun olmayan’ biridir”.

Reklamlar

TÜİK ve Memleketin İstatistiklerle Olan Hastalıklı İlişkilerine Dair Kişisel Ama Zorunlu Bir Yazı” üzerine 14 yorum

  1. Sayın Haluk Levent,
    Saptamalarınıza tümüyle katılıyorum. Çok aydınlatıcı ve çok keyifli bir yazı (Allerjiye karşı “stresten uzak durulması” ilk koşul.)
    Tek itirazım “101 İktisada Giriş” veya “201 Makroiktisada Giriş” dersnotları öneriniz konusunda olacak. Türkçe İktisada Giriş ve Makroiktisat kitaplarının pek çoğunda Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla ve bağlı tanımlar-kısaca milli gelire ilişkin tanımlar- yanlış, veri kullanımı ya yanlış ya da yok. (Dileyenlerle çalışmamı paylaşabilirim)

    Size önerim bu tanımlar için öğrenci ve okuyucularınızı TÜİK (örneğin (http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?alt_id=1020 ) tanımlarına yönlendirmenizdir.

  2. Böyle bir tedavi merkezinin açılmış olmasına çok sevindim. Son derece faydalı olacağına inanıyorum. Dr. Haluk Levent’in hasatalığın semptom teşhisleri bence mükemmel. Şimdi tedavi önerilerini bekliyoruz. Ayrıca bu yoğunluk ve yaygınlıkta olmasa da, gelişmiş ülkelerde de benzer bir tedavi merkezine ihtiyaç var. Bu tedavi merkezinin Fransa’da istatistik alerjili geniş bi kitleyi tedavi etme hizmeti vermesi durumunda, ihracatımız artınca “THY’nin kestiği bilet” durumları mı olacak?
    Bu girişim için hem teşekkürler, hem tebrikler

  3. Hocam elinize sağlık. Sorunun yada Sorunların daha iyi ifade edilmesi zor. Bu güzel yazının linkini paylaşıyorum elinize sağlık.

  4. sayın hocam, 2001’den beri il bazında kişi başı gelir verilerini açıklamadığı için TÜİK’e alerjikim. beni rica etsem tedavi eder misiniz? kentsel iktisada merak duyan benim gibi arkadaşların sanırım sizin tedavinize ihtiyacı var. merakla bekliyorum.

    • Sevgili Esen,

      Senin tedavin kolay. Biraz spor bünyeye iyi gelir zihni açar. Aşağıda yazdıklarımı yaparsan çabucak iyileşirsin. Kaytarırsan seni Dr House’un iğnesine havale etmek zorunda kalırım.

      Bildiğim kadarı ile TÜİK il bazında GSYİH verilerini 2007 veya 2008’den itibaren tekrar yayınlamaya başladı. Onları alıp il nüfuslarına bölersen kişi başına geliri elde etmiş olursun. Kısmen taburcu oldun sayılır 🙂

      Önceki yıllara ait veriler de bana kesin lazım diyorsan sektörel istatistiklerde yerel birimler bazında bazı istatistikler olması lazım. Biraz uğraşırsan (hayal meyal yerel birimler için katma değer verisi olmadığını ancak çalışan sayısı olduğu için genelden hesaplanabilecek hasıla/çalışan oranını kullanılarak genel katma değerin yerel birimlere dağıtılabileceğini hatırlıyorum) il bazında katma değeri aşağı yukarı elde edebilirsin. Sektörel istatistikler artık hizmet sektörünü de içerdiğinden tatmin edici bir seviyede tahmin elde edebiliyor olman lazım. Bu yolla sanırım 2004 veya 2003’e kadar geri gidebilirsin. 2002’ye dokunma, o AB’ye uyum ve kriz sırasında heba olmuş bir yıldır.

      Kayıt dışını hesaba katmak istersen de HİA’dan sektörel ve bölgesel kayıdışı işgücünü hesaplayıp bazı tahminlerde bulunabilirsin

      Aman diyim kullanırken dikkatli ol, çünkü il gibi bir coğrafi sınır çok sinir bir sınırdır. Patron Ege’nin bir şehrinde üretir İstanbul’da kayda geçer veya grup şirketleri içinde transfer fiyatlaması yapar il bazında çıktı/çalışan sayısı şaşar. Bir de Bandırma, Bozuyük gibi başlıbaşına problematik ilçeler vardır.

      Kolay gelsin,

      Sevgiler

      P.S.: işlem tamamlandığında haberdar et temiz kağıdını çıkartayım

    • Bir TÜİK çalışanı olarak ben de bu konuda alerjikim hocam. Sn. Caglar’ın hastalığını TÜİK rahatlıkla tedavi edebilir.

  5. Sayın Hocam,
    Hazır bunca ayrıntıya girmişken, mesela TUİK’in paylaşmak konusunda epey nazlı, zaman zaman gaddar olduğu şehirlere göre ayrıntılı fiyat araştırmaları konusundaki tavrından da bahsedebilirsiniz. Ya da eurostat, unctad gibi veri setlerinde birçok kalem ve yılda diğer ülkelerin yanında çeşitli rakamlar varken, Türkiye yazısını takip eden satırın bolca “- – – – ” ibaresiyle dolu olmasını açıklarsınız. Bunlardan başka tutmayan hesaplar meselesi var. Cari açık, büyüme, kur, vs. gibi rakamlar bir yanda dururken bunlarla pek tutmayan enflasyon rakamları konusunda da fikrinizi öğrenmek isterim. Veya alım gücündeki düşüşle enflasyon arasında tutarlı bir ilişki bulunmayışı hakkında. Modellerimiz mi, akıl yürütme biçimimiz mi yanlış yoksa rakamlar mı?
    Mesele tabii ki TÜİK’le sınırlı değil, genel olarak istatistiğe bakışla alakalı. Tarım verilerinin uzun süreler küsürattan arınmış olması iyi bir gösterge sanırım. Bağımsız denetlemeden uzak durulması önemli bir sorun. Sonuçta denetleyemediğim, örneğin “hani nerde ham veriler, verin de bi de ben hesap edeyim” diyemediğim bir kurumun verisine neden, nasıl güveneyim? (Sırf bu nedenle, en azından verimi kendim üretirim, kafam rahat olur diye davranışsal iktisat seçen araştırmacılar var. )
    Bilge T.
    Not1: Yurdum insanı tabiriniz fazlasıyla rahatsız edici. Bir yönden hiçbir işe yaramayan bir üstten bakış diğer taraftan kendikendine oryantalizm.
    Not2: Kutuplaşmadan dert yanılan bir yazının sonunun istatistik kurumunu ve ürettiği setleri eleştirenlerin alerjik olduğu, geri kalanın tertemiz bilim insanları olduğu bir kutuplaşmaya bağlamanız hasseten takdire şayan bir çifte paradoks.

    • Sevgili Bilge,

      Gönderdiğin yorum ve eleştiriler için teşekkür ederim; bu konuları detaylı olarak tartışmaya çok ihtiyacımız var. Yazdıklarının bir bölümü çok açık değil ancak anladığım kadarı ile yanıt verebileceğim, yanlış veya eksik bir şey kalırsa uyarırsın.
      1. “Hazır bunca ayrıntıya girmişken, mesela TUİK’in paylaşmak konusunda epey nazlı, zaman zaman gaddar olduğu şehirlere göre ayrıntılı fiyat araştırmaları konusundaki tavrından da bahsedebilirsiniz.”

      Sanırım burada bir sorun var; TÜİK FİYAT HAREKETLERİNİ İL BAZINDA YAYINLAMAMAKTADIR. Dolayısıyla bu konuda nazlı değil her zaman “gaddar” olduğunu söylemek gerek. Bu çok konuşulan fakat az bilinen bir konu olduğu için üzerinde biraz daha detaylı durmakta fayda var. Enflasyon ölçümü örneğinden hareket edeceğim ancak bunu bütün benzer istatistiklere uyarlayabilirsiniz.

      Bilindiği gibi TÜİK pek çok diğer istatistik gibi NUTS 2 seviyesinde fiyat endeksleri yayınlamaktadır; yani elimizde 26 bölge için ayrı ayrı yayınlanmakta olan çeşitli fiyat endeksleri bulunmaktadır. Bu indeksleri yayınlamak için aslında il bazında fiyat toplamakta ancak bunaları il bazında yayınlayamamaktadır, çünkü örneklem il bazında temsiliyete sahip değildir; illerden gelen fiyatlar NUTS 2 seviyesinde toplulaştırıldığında ilgili bölge için temsiliyet yeteneği kazanmaktadır.

      Siz il bazında fiyat endekslerinin ilan edilmesi gerektiğini düşünüyor ve istiyor olabilirsiniz, muhtemelen sizin gibi başkaları da vardır; hatta ben çeşitli toplantılarda mahalle bazında bazı istatistiklerin yayınlanması gerektiğini öne süren arkadaşlarla da karşılaştım. Bilindiği gibi istatistik toplamanın bir de maliyet bölümü vardır. Yani NUTS 2 seviyesinde toplanan bir istatistiği il bazında toplanacak örneklem büyüklüğüne kavuşturmak sanıldığı kadar basit bir işlem değildir; ciddi insan gücü ve bütçe gerektirir. TÜİK’in kurumsal kapasitesi bugün için bildiğim ve gözlemlediğim kadarı ile bunun için yeterli değildir. TÜİK bütçesinin bir hayli artırılması gerekir.

      TÜİK bütçesinde ciddi bir artış gerçekleştirilecek olursa da o bütçenin bu tür bir işe ayrılmasının ne kadar doğru olduğunu tartışmamız yerinde olur. Ben kişisel olarak, il bazında fiyat endeksi elde etmek için ekstra ciddi bir bütçe ayırmayı doğru bulmam. Şöyle düşünüyorum, 3 metropol NUTS 2 seviyesinde tek başına fiyat endeksine sahipler; bunları çıkartırsak geriye 23 bölge ve 78 il kalır. Dolayısıyla ortalama olarak bölge başına 3 – 4 il düşmektedir. Şimdi kritik soru şudur: il bazında fiyat verisi elde etmek için her ay harcamamız gereken milyonlarca lira karşılığında elimizdeki bilgi birikimi ne kadar artacak? Diğer bir deyişle, bir NUTS 2 bölgesini oluşturan iller arasında fiyat hareketleri farklılıkları gerçekten “bölge bazındaki ortalama fiyat hareketini” anlamsız kılacak ölçüde değişkenlik göstermekte midir? Ben böyle ciddi bir farklılık olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla milyonlarca lirayı buraya harcamak yerine daha çok şey öğreneceğimiz bir alana aktarılmasını tercih ederdim.

      Siz halen il bazında fiyat istatistiklerine sahip olmayı önemli görüyorsanız ve bu konuda ısrarlıysanız. O zaman da size tavsiyem “Küçük Alan Tahmini (Small Area Estimation)” yoluna gitmeniz. Bu hızla gelişen bir literatür, Springer’den yayınlanmış çok iyi bir kitap da var. İl bazında fiyat endekslerini tahmin edin, makalenizi web’e koyun kullananlar da size atıf yapsın. Bu konuda mükemmel bir örnek CEPII’nin sitesinde var: kullananlar bilir 6 dijit mal kodu ayrıntısında(binlerce maldan bahsediyoruz) bütün dünya ülkeleri için ihracat fiyat esnekliği bir araştırmacı tarafından hesaplanmış ve sonuçları text dosyası olarak web sitesine konulmuş. Son derece zor bir işi yaptığı için araştırmacılar, bu arkadaşa minettarlık duyarak bu serileri kullanıyorlar (ben de bir vesile ile kullanmıştım). Seriler belirli aralıklarla da güncelleniyor.

      2. ”Ya da eurostat, unctad gibi veri setlerinde birçok kalem ve yılda diğer ülkelerin yanında çeşitli rakamlar varken, Türkiye yazısını takip eden satırın bolca “- – – – ” ibaresiyle dolu olmasını açıklarsınız.”

      Bildiğim kadarı ile açıklarım tabii ki. Ama biraz daha somutlaştırmanızda fayda var. Bildiğim kadarı ile UNCTAD veri tabı sektörel istatistikleri içeriyor. Bu seriler bizim de en kıymetli serilerimizdi fakat 2001’den sonra kesintiye uğradı. 2002’de Eurostat ile uyum çerçevesinde sektörel istatistiklerin kapsamı ve bazı tanımlar radikal olarak değişikliğe uğradı. Örneğin, en radikal değişiklik, eskiden işletme bazında toplanan verilerin artık girişim bazında toplanması gerekti. AB üyesi tüm ülkelerde bu sorunlar yaşanmıştır. Yine bildiğim kadarı ile TÜİK 2002 yılında hem Eurostat standardında hem de eski seriyi devam ettirmek için eski standart ve tanımda veri toplamayı denedi. Bir önceki yıl yaklaşık 90,000 civarında işyerine gidilmişken 2000 yılında yaklaşık 400,000 civarında işletmeye gidilmeye ve veri toplanmaya çalışıldı. Ancak, bu kadar geniş bir veriyi toplamak ve işlemek TÜİK’in kurumsal kapasitesi bakımından mümkün değildi. Bu dönüşümün oturması yıllar aldı. O sıralarda UNCTAD’da hep boşluk gözüküyordu.

      Ayrıca, bu süreç şöyle işler; ulusal istatistik enstitülerinden uluslararası veri tabanlarına veriler gönderilir; ülkelerin her veriyi gönderme süreleri farklıdır. Ülkeler topladıkları verileri ulusal olarak yayınlarlar ve o veriyi talep eden uluslararası kurumun standardına göre gerekli dönüştürme işlemlerini yaptıktan sonra gönderirler. Veriyi alan uluslararası kurum da gerekli işlemleri ve kontrolleri yaptıktan, gerekirse yazışıp ek işlem talep ettikten sonra veri tabanına işler. Uluslararası kuruluşlarda her ülkeden sorumlu ayrı bir ekip olmadığı için bütün bu işlemler aynı anda değil, haliyle sırayla yapılır(muhtemelen 8 – 10 kişi bütün ülkelerin bütün verileri ile uğraşıyordur); o yüzden ülkelerin verilerinin veri tabanına işlenmesi de aynı anda olmaz. Yani özellikle son iki – üç yılda bazı ülkelerin verisini görürsünüz bazı ülkelerde ise “—“ görürsünüz, bu prosedür ve gönderme işlemlerinden dolayı bir sıranın oluşmasından kaynaklanır. Zaten bu tür veri tabanlarında en yeni veri aşağı yukarı 2 yıllık gecikme ile yayınlanır. Bir de her istatistik kurumu zaman zaman geriye doğru güncellemeler yapmaktadır (makro verilerin hemen hepsi tahmin olduğundan tahminin revize edilmesini gerektirecek yeni bilgiler geldikçe irili ufaklı revizyonlar yapılır). Uluslararası veri tabanları genellikle bu tür revizyonları veri tabanlarına işleyemezler ve ulusal istatistik kurumları ile uluslararası veri tabanları arasında farklılıklar da oluşur.

      Türkiye açısından Eurostat’ı ayrı tutuyorum. TÜİK zaten Eurostat standardında veri ürettiği ve bu standartlar ve prosedürler sürekli eğitim ve ortak çalışmalar ile oluşturulup kullanıldığı için TÜİK’ten giden veriler görece daha hızlı bir şekilde Eurostat tarafından veri setine konulmaktadır. Ayrıca Eurostat, veri eksiği olduğunda tamamlamak için TÜİK’i sürekli uyarmaktadır.

      Benim yakından izlediğim için bildiğim önemli bir eksik veri vergi öncesi ve vergi sonrası gelir dağılımı verisidir. TÜİK idari kayıtlara ulaşamadığı için ödenen vergileri elde edememektedir(umarım yakın bir gelecekte resmi istatistik programı çerçevesinde bu sorun çözülür). Ödenen vergiyi anket yoluyla toplamak da mümkün olmadığından yıllar önce “kestirim yapalım diye düşündük”. En kolayı devlet memurlarının ödediği vergiyi kestirmektir diye ondan başlayalım dedik. TÜİK konuyla ilgili çalışan 25 – 30 kadar uzmanı toplantıya davet etti, Gelirler Genel Müdürlüğünden(GGM) de 3 uzman toplantıya katıldı. Bir saat kadar konuştuktan sonra GGM’den gelenlere şu soruyu sorduk: “aynı kurumun aynı işyerinde çalışan eğitim, yaş, kıdem vb. gibi özellikler açısından tamamen özdeş ve aynı net ücreti alan iki kişinin ödedikleri vergi farklı olabilir mi?” Evet yanıtını alınca yapacak bir şey yok diye toplantıyı bitirdik. Ancak bildiğim kadarı ile TÜİK ve Eurostat uzmanları Eurostat’ın çeşitli teknik araçlarını kullanarak bu eksikliği gidermek için çalışıyorlar. Yakında bu eksikliğin giderileceğini tahmin ediyorum.

      Sizin arayıp da bulamadığınız istatistiklere dair somut örnekler gönderebilirseniz, belki daha ayrıntılı bir şeyler söyleyebilirim.

      3. “Bunlardan başka tutmayan hesaplar meselesi var. Cari açık, büyüme, kur, vs. gibi rakamlar bir yanda dururken bunlarla pek tutmayan enflasyon rakamları konusunda da fikrinizi öğrenmek isterim. Veya alım gücündeki düşüşle enflasyon arasında tutarlı bir ilişki bulunmayışı hakkında. Modellerimiz mi, akıl yürütme biçimimiz mi yanlış yoksa rakamlar mı?”

      Cari açık, büyüme ve kur ile enflasyon arasındaki ilişkileri Türkiye ve farklı ülkelerin verileri ile inceleyen çok sayıda makale bulunmaktadır. Bunlar arasındaki ilişkilerin iktisadi olarak açıklanmaya çalışıldığı ve birbirinden farklı onlarca sonucun elde edildiği yüzlerce makale, aralarında ilişki vardır, yoktur, zayıftır, güçlüdür, vb. bir dizi sonuç elde etmiştir. Dolayısıyla “pek tutmayan” ifadesi ile ne kastettiğinizi bilemediğimden yanıt veremeyeceğim.

      Alım gücü ile enflasyon iki ayrı kavramdır. Alım gücü gelir ve fiyat ikilisini birlikte değerlendirirken, enflasyon salt fiyat hareketlerine odaklanır. Dolayısıyla enflasyon düşerken eğer gelirler daha hızlı azalırsa alım gücü düşer. O yüzden enflasyonla alım gücü arasında size tutarsız gelen ilişki bir iktisadi olguya dayanıyor olabilir. Eğer farklı bu ifadeniz ile daha farklı bir şey kastediyorsanız onu biraz daha açmanız gerekir ki sağlıklı bir şekilde tartışabilelim.

      Bu arada geçerken şundan da bahsetmeliyim; hem modeller, hem akıl yürütme hem de rakamlarımız sorunlu olabilir. Hatta sorduğumuz soru bile yanlış olabilir; bu konu ile ilgili olarak Douglas Adams’ın “Bir Otospoçunun Galaksi Rehberini” okumanızı, House’un birkaç sezonunu metodolojik bakış açısıyla izlemenizi ve son olarak eğer ekonometri ile ilgileniyorsanız blog ismimize de katkıda bulunan Angrist ve Pischke’nin “Mostly Harmless Econometrics” kitabını okumanızı tavsiye ederim (ekonometri ile ilgilenmiyorsanız bu kitabın webden ulaşılabilen versiyonunu bulup 4-5 sayfalık introduction kısmını okuyabilirsiniz).

      4. “Mesele tabii ki TÜİK’le sınırlı değil, genel olarak istatistiğe bakışla alakalı. Tarım verilerinin uzun süreler küsürattan arınmış olması iyi bir gösterge sanırım.”

      Tarım verileri bence de TÜİK’in en zayıf olduğu verilerden biridir. Bunun nedeni esas itibariyle idari kayıtlardan elde edilmesi gereken bir veri iken (Tarım Bakanlığı onlarca teşvik veriyor ama yeterli kayıt yok !!) örnekleme yoluyla elde edilmeye çalışılmasıdır. Haliyle bir dizi sorun ve daha önemlisi lineer bağımlılık oluşuyor. Örneğin süt üretimini hayvan sayısına bölecek olursanız yıllar itibariyle benzer bir rakam elde edersiniz; çünkü TÜİK kültür ırkı, melez ırk ve yerel ırk hayvan sayılarını birer katsayı ile çarparak süt üretimi rakamını tahmin etmektedir. Et üretimi için de aynı şey yapılmaktadır. Dolayısıyla bu verilerden örneğin üretkenlik analizi yapamazsınız. Örnekleme yoluyla veri toplanması tarımsal üretimin tespiti için bence uygun bir yöntem değildir.

      Bildiğim kadarı ile hem Tarım Bakanlığı hem de Ziraat Mühendisleri Odası tarımsal üretimi ölçmek üzere bir kayıt sistemi oluşturmak üzere çalışma yürütüyorlar. Bu çalışmaların kapsamının ne olduğunu bilmiyorum ama kesin sonuç ancak kayıt sistemi oluştuktan sonra alınabilir. TÜİK tarafında da sanırım önümüzdeki yıl tarım sayımı yapılacak böylece tarımsal işletmeler ile ilgili kapsamlı bir veri tabanı oluşacak; eğer tarımsal işletmelerin kayıt altına alınması konusunda bakanlık ciddi bir faaliyet yürütebilirse de bu konuda da sağlıklı bir veri tabanı oluşabilir (bildiğiniz gibi en yüksek kayıt dışılık bu sektörde). Bir de GIS çalışması yürütülüyor, bu da biter ve tarımsal verileri de kapsarsa tarımsal üretim ile ilgili oluşmasını beklediğimiz idari kayıtları çapraz kontrole tabi tutacak bir araç olarak kullanılabilir.

      5. “Bağımsız denetlemeden uzak durulması önemli bir sorun. Sonuçta denetleyemediğim, örneğin “hani nerde ham veriler, verin de bi de ben hesap edeyim” diyemediğim bir kurumun verisine neden, nasıl güveneyim? (Sırf bu nedenle, en azından verimi kendim üretirim, kafam rahat olur diye davranışsal iktisat seçen araştırmacılar var. )”

      Bağımsız denetimden kastettiğiniz nedir tam olarak anlamadım. Örneğin dünyadaki hangi istatistik kuruluşu hangi denetim kurumu tarafından denetleniyor söyleyebilirseniz ben de bu tür bir talebin taraftarı olurum. Benim bildiğim kadarı ile bu yetkinlikte bir denetim kurumu yok. TÜİK bağlantılı olduğu uluslararası kurumlar ile uyumlu çalışan bir kurumdur. Eurostat başta olmak üzere (Eurostat’ın kendisi de bir istatistik kurumu olarak ILO, UN, vb. gibi uluslararası kuruluşlarla uyumlu çalışır) çeşitli kuruluşlar kendi lanlardaki istatistiklerin tanım ve ölçümleri ile ilgili standartları ve uygulamaları belirlerler ve bütün istatistik kurumları buna uygun veri üretirler. Uygunsuz veri üretenlerin verisi de kullanılmaz.

      Kullanıcı olarak ben denetleyeceğim derseniz, buyurun zaten Türkiye’deki pek çok araştırmacı bunu yapıyor. Hanehalkı anketlerinin neredeyse tümünün mikro verileri kullanıma açık. Sektörel istatistikler vb. gibi kurum dışına çıkartılması sakıncalı olan veriler için kurum içinde araştırmacıların kullanımın açık çalışma alanları ve çeşitli istatistik programlarının yüklü olduğu bilgisayarlar var. Ayrıca TÜİK de mikro veri kullanımını teşvik ediyor; çünkü mikro veri ne kadar çok kullanılırsa veriyi geliştirmek ve varsa hataları bulmak o kadar kolay oluyor. Örneğin yoğun mikro veri kullananlardan biri olarak benim birkaç sorunlu nokta tespit ettimişliğim var, bunların bir bölümünün hatadan kaynaklandığı anlaşıldığından mikro verilerde düzeltme yapıldı ve o veriyi satın almış olan herkese gerekli düzeltme iletildi. TÜİK’in ben hata yapmam diye bir kompleksi yok. Hata bulan söylüyor ve TÜİK mutlaka kontrolünü gerçekleştiriyor ve ya hata düzeltiliyor veya neden hata olmadığına dair açıklama gönderiliyor. Sizin ulaşamadığınız ham verilerin neler olduğunu söylerseniz, yani daha somut açıklamalar yaparsanız daha somut tartışabiliriz.

      Veriye güvenemediği için davranışsal iktisadı seçip kendi verisini üreten arkadaşlara başarılar dilerim. Bu bir tercih sorunudur. Ayrıca kendileri güvenilir veri üreten arkadaşların ürettikleri verilerin bir bölümünü biliyorum ve yorum yapmıyorum. Gerçekten veri ile uğraşmak çok zordur, hele veri üretmek daha da zordur asgari güvenilirlik kurallarına uygun olarak üretilmiş verileri de saygıyla karşılamak gerekir. Bizim blog yazarlarımızdan sevgili Sezgin de yıllardır bıktım ben bu veri ile uğraşmaktan artık teorik çalışacağım diye sızlanıp durur ama “merak virüsü” bir kez bulaştı mı bünyeyi terk etmez. Bugün bir çok veriyi tanıma ve kullanma konusunda benden daha bilgilidir. Gerçi laf aramızda, kendisine HİA’nın adrese dayalı kısa panel, GYKA’nın 4 yıllık kısa panel ve HHB anketinin yatay kesit özelliklerini yıllar boyu en azından 8 – 10 kere anlatmama rağmen halen tam olarak kavradığından veya biraz süre geçince unutup unutmadığından emin değilim .

      6. “Not1: Yurdum insanı tabiriniz fazlasıyla rahatsız edici. Bir yönden hiçbir işe yaramayan bir üstten bakış diğer taraftan kendikendine oryantalizm.”

      Bu eleştirinizi haklı bulduğum için metni değiştirdim.

      6. “Not2: Kutuplaşmadan dert yanılan bir yazının sonunun istatistik kurumunu ve ürettiği setleri eleştirenlerin alerjik olduğu, geri kalanın tertemiz bilim insanları olduğu bir kutuplaşmaya bağlamanız hasseten takdire şayan bir çifte paradoks.”

      Eleştiri ile hakaret ve kendi kısa vadeli çıkarları için kullanma art niyeti arasında fark vardır. TÜİK’in en sıkı eleştiricileri arasında ben, sevgili İnsan Tunalı, Seyfettin Gürsel, Sezgin Polat ve burada ismini sayamayacağım çok sayıda araştırmacı ve diğer kullanıcılar vardır. Eleştirilerimizi, çeşitli toplantılarda kendilerine iletiriz, telefon açıp söyleriz, yazılarımızda yazar o yazıları kendilerine de göndeririz. Ben bu yazıda sadece son bir hafta içinde gerçekleşen, benim gözüme çarpan ve eleştiri ile hiçbir ilgisi olmayan hem TÜİK’in güvenilirliğini hem de TÜİK verileri ile çalışanların yaptıkları çalışmaları çöpe gönderen mesnetsiz sataşmaları ele aldım. Evet, bu tür sataşmaları yaklaşık 15 yıldır yakından izlediğimden artık kendimi bir alerji tedavi merkezi kurmak için hazır hissettiğimi ifade etmeliyim.

      Bence herkes için çok faydalı oldu, alerji tedavi edilebilir bir hastalıktır; ve kusura bakmayın ama “TÜİK enflasyonla hokus pokus yapıyor”, “Ey TÜİK bu araştırmayı da, yalanları satmayı da bırak..” tarzı sataşmaları TÜİK adına değil kendi adıma yanıtlamayı uygun buluyorum ve buna devam edeceğim. Ben bu araştırmaları kullanarak analizler, yapıyorum, yorumlar yapıyorum, makale ve rapor yazıyorum. Eğer TÜİK hokus pokus yapıyorsa veya yalan söylüyorsa benim yaptığım bütün her şeyi çöpe atmam gerekir. O yüzden bu tür sataşmaları yapanların ve yapacakların bana sağlam gerekçe sunmaları ve düzgün bir şekilde tartışmaları gerekir. Aksi halde alerji merkezinde Dr. House’un iğneleri ile uğraşırlar.

      Çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim,

      Sevgiler

  6. Esen Çağlar’ın sorusunu, H. Levent’in anlayıp da, yanıt verebilmesini son derece şaşırtıcı bulduğumu söylemeliyim.
    Çağlar, il bazında veri istiyor ve bunu “kentsel” iktisada merakı nedeniyle sorduğunu söylüyor. Bunca dikkatli Levent, nasıl oluyor da, “il’den kent bilgisi zaten çıkmaz” demiyor, doğrusu şaşırdım.
    Ben de TÜİK’in kent bazında verisi olmamasından çok yakınan birisi olarak, TÜİK’ gerçek/ bugünün dünyasında yer aldığı gibi bir kent tanımına uygun veriler üretmemesinin eksikliğini çok çeken biri olduğum için söylüyorum bunu. Bilgiler, kent (tanımı neyse artık)/ il (bunun tanımı belli) ve 3 düzeydeki bölgeler itibarıyla (bunların da tanımı belli ama neye göre yapıldığı belli olmayan bölgeleme çok kötü olduğu için, pek bir anlam ifade etmiyor çoğu zaman) veri elde edebilsek, harika olurdu.
    Ama bunun için, TÜİK doğrudan suçlanamayacağını biliyorum.

    • Sevgili Akın aslında haklısın,

      Sanırım ben bu yazıyı yazdıktan sonra gelen giden mail ve yorumlarla uğraşmaktan bu ayrıntıyı atlamışım. Gerçi soru ve yanıtta yanlış kavramlar üzerinden iletişim kursak da ikimiz de aynı şeyi kasttetiğimiz için anlaşmışızdır diye tahmin ediyorum ama yine Esen’den henüz bir haber çıkmadığı için bilemem tabii.

      Ken/Kır meselesi konusunda haklısın. Sadece yerleşim yeri nüfusuna bağlı olarak tanımalanan kent ve kırın ne anlam ifade edebileceği tartışmalı. Ben, dahil pek çok kullanıcı bu konuda rahtsızlık beyan ediyordu TÜİK’de de bu konu ile ilgili rahatsızlık olduğunu biliyorum. Fakat özellikle sosyolog arkadaşlarımızın katkılarıyla kurulacak bir komisyonun bu meseleyi ele alıp ölçümlerde kullanılabilir bizi de kavramsal açıdan tatmin edebilir bir kent ve kır tanımı yapması gerek. Önümüzfeki yıl bürokratik olarak kır’ın yasayla mülga edilmesi belki bir inisyatif alınmasına neden olur böylece bu idari yok sayma işlemi de hayırlara vesile olur.

      Kim bilir belki ODTÜ, Hacettepe vb. gibi bir üniversite bu konuda bir çalıştay düzenler..

      Sevgiler

      Haluk

    • Senin tedaviyi bizim merkezde yapamayız.. Seni TÜİK’ten Murat Bey’e havale ediyorum. Bu konuda çalışmaları var sanırım, bir kullanıcı olarak eleştirilerini iletirsen bir süre sonra çözüm bulunabilir.

  7. Sayın Hocam sizce Tüik’in istatistik mezunlarına alerjisi olabilir mi? 4 yıldır istatistik mezunu yerine matematik-bilgisayar mezununa kurumunda uzman yardımcısı olma fırsatı veriyor. Tıpkı Maliye bakanlığının maliye mezunu yerine iktisat mezununa uzmanlık fırsatı vermesi gibi.. Bunu değiştirmek için artık neler yapabiliriz ?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s