Emek gelirlerinin “adil” dağılımında kurumsallaşmanın önemi

Öner Günçavdı

paylasmaÜlkemizde siyasi olduğu kadar, akademik olarak da ilgiyi hak eden konuların başında gelir dağılımı eşitsizlikleri gelmektedir. Gelir dağılımı eşitsizlikleri uzun yıllar akademik araştırmalar olmadan, sadece siyasi tartışmalara konu olmuştur.  Bugün benzer alışkanlılar devam etse de, geçmişte konunun salt siyasi açıdan tartışılmasının ardındaki temel neden, akademik çalışmaların ihtiyaç duyduğu nitelikte verilerin olmayışıdır.

Son yıllarda TÜİK’in yapmış olduğu çalışmalar, bu husustaki akademik araştırmaların ihtiyaç duyduğu verilerin yayımlanabilmesine olanak sağlamıştır. Ayrıca gelir dağılımı eşitsizliklerinin ölçümü konusunda dünya da önemli gelişmeler meydana gelmiş ve bu yöndeki ilginin sadece ülkemizde değil, aynı zamanda tüm dünyada artmasına yol açmıştır. Ülkemizdeki TÜİK verilerinin kalitesi ne olursa olsun, birazcık bilimsel bir sağduyu ile herkes için bu verilerden çıkartılabilecek birtakım dersler sözkonusudur.

Gelir dağılımı konularına ilginin kaynağı

Gelir dağılımı konusu toplumun birçok katmanını ilgilendiren bir konu olmasına rağmen, bu konudaki çalışmalar ülkemizde daha çok işçi sendikaları ve işveren örgütleri tarafından yapılmaktadır.  Kullandıkları metodoloji bakımından birtakım farklılıkları içerse de, konunun önemi ve kapsamı sebebiyle Türkiye’deki gelir dağılımı tartışmalarına ışık tutabilecek her tür çalışmanın yapılmasında, yapılmasının teşvik edilmesinde yarar vardır.  Ancak bu şekilde, birçok kesimi ilgilendiren önemli bir sorunun farklı yönlerine dikkat çekilebilir ve bu şekilde çözümü konusunda çoğulcu bir yaklaşım geliştirilebilinir.

Öyleyse yapılması gereken, artık ülkemizde kronik bir mesele haline gelen gelir dağılımı eşitsizliklerinin sebeplerini anlamaya ve çözümüne yönelik fikir üreten araştırmaları dikkatle değerlendirmek ve bu fikirler üzerine sağduyulu bir şekilde kafa yormaktır.  Bu hususta yapılan her çalışmayı, çalışmayı yapan (veya yaptıran) kurumun kimliğine bakarak kategorik olarak reddetmeden, dikkatlice değerlendirmekde yarar vardır.  Aksi bir davranış etik olmayacağı gibi, bilimsellikten de uzak olacaktır.

Konuya ilgi duyan işveren örgütlerinden biri de TÜSİAD’dır.  Bu kurumun gelir dağılımı eşitsizlikleri konusundaki ilgisi çok da yeni değildir.  Daha önce 2001 yılında aynı konu üzerine bir rapor hazırlatmış olan TÜSİAD,aradan geçen 10 yılı aşkın süreden sonra ikinci bir raporu hazırlatmayı uygun görmüştür. Tabii raporu hazırlatan kuruluş bir işveren örgütü olunca, birtakım önyargıların tetiklediği tepkiler de ister istemez kaçınılmaz olmaktadır.  Ancak farklı araştırma kültürlerinden gelinse de, bu en son raporunda yer alan birtakım görüşlerin değişik kesimler tarafından da benimseneceğini düşünmekteyim.  Zira gelir dağılımı eşitsizlikleri konusunda girişilecek bir mücadele, öncelikle tesbitte asgari bir görüş birliğine ihtiyaç duyacaktır.

Gelir dağılımı konusundaki araştırmalarda, geniş halk kitlelerinin gelirlerini oluşturması sebebiyle emek gelirleri ve bu gelirlerin diğer gelir gruplarının gelirleriyle göreli konumu özel bir ilgiye neden olmaktadır.  Özellikle emek geliri elde eden grupları temsil eden kurumsallaşmış örgütler bu ilginin önemli kaynağını oluşturmaktadır.  Bu emek örgütlerinin, bir işveren örgütü olan TÜSİAD gibi bir kurumun hazırlamış olduğu bir rapordan da, amaçları doğrultusunda yararlanabilme imkanı vardır.

Türkiye’de gelir dağılımı eşitsizlikleri yapısal bir sorundur

Rapor önemli uluslararası bir tespite dayanmakta ve Türkiye’nin OECD içinde en kötü gelir dağılımına sahip üç ülkeden biri olduğu belirtilmektedir. Hatta son yıllarda elde edilen büyüme başarılarına rağmen bu durumun yeterince değişmemiş olması dikkat çekicidir.  Büyümeye rağmen gelir dağılımı eşitsizliklerini bu denli kötü olması, ülkemizdeki bölüşüm sorununun yapısal bir problem olduğuna da işaret etmektedir. Burada en az gelirin düzeyi kadar, bu gelirin yaratılma şeklinin ve yaratıldığı mekanizmalarının önemli olduğu anlaşılmaktadır.

2001 öncesiyle kıyaslandığında, Türkiye ekonomisi 2002-2011 döneminde ciddi büyüme oranlarına ulaşabilmiştir.  Fakat büyüme oranları bu dönem zarfında niteliği itibariyle homojen bir seyir izlememiş ve 2002-2007 ile 2007-2011 dönemlerindeki büyüme nitelikleri bakımından birbirinden farklılaşmıştır. Birinci dönem daha çok ekonominin üretim kabiliyetinin geliştiği, arz çekişli bir büyüme dönemdir.  Bundan yapılan yapısal reformların ve hızlı bir şekilde düşen faiz, enflasyon ve döviz kurunun ülkenin arz kapasitesine olumlu yönde etki ettiği anlaşılmaktadır.  Öte yandan 2007-2011 dönemindeki büyümenin ise, son günlerde Başbakanın da dillendirdiği gibi, daha çok talep çekişli gerçekleştiği görülmektedir.  Raporda 2002 ve 2007 yılları arasındaki büyümenin gelir dağılımını iyileştirici yönde etki ettiği; aksine 2007-2011 döneminde ise, iyileşmenin durduğu ve eşitsizilik düzeyini gösteren Gini katsayısının yatay bir dalgalanma gösterdiği görülmektedir.  Bu sonuç çok da sürpriz değildir.  Zira ağırlıklı olarak talep çekişli gerçekleşen bir büyüme döneminde ülkenin potansiyel olarak mevcut gelirinin yeniden dağıtımı (re-distribution) ön plana çıkmaktadır. Zaten talebe ağırlık veren Keynesgil politikalardan beklenen de bu değil midir? Gelir dağılımı eşitsizlikleriyle mücadelede yeniden dağıtım politikalarının önemi elbette yadsınamaz. Fakat bu hususta önemli olan yeniden dağıtımı kimler lehine yaptığınızdır.

Çoğunluğun geliri emek gelirleri

Türkiye ekonomisindeki önemli gelir kaynaklarından birisi emek gelirleridir ve toplam gelir içindeki payı %40’ları aşmaktadır.  2011 yılında toplam emek gelirlerinin %27’si İstanbul ve civarında elde edilmektedir.  Ülkenin gelir düzeyi yüksek ve iktisaden daha gelişmiş batısına tekabül eden Istanbul, Doğu Marmara, Batı Anadolu, Ege ve Akdeniz bölgelerinde elde edilen emek gelirleri ise, ülke toplamının %73’üdür. Bu durum emek gelirlerinin daha çok Türkiye’nin iktisaden gelişmiş bölgelerinde elde edilen bir gelir türü olduğuna işaret etmektedir.  Ayrıca emek geliri elde eden toplam nüfusun %65’i bu beş bölgede bulunmaktadır.

Bu bölgelerdeki iktisadi faaliyetlerin niteliği gereği emek gelirlerinin bu bölgede yoğunlaştığı düşünülebilir.  Ülke ekonomisinin göreli olarak daha gelişmiş bu beş bölgelerde, sanayi faaliyetlerin boyutu diğer bölgelere göre daha fazladır. Bu tarz faaliyetlerin diğer iktisadi faaliyetlere göre daha fazla nitelikli işgücünü talep etmesi beklenir.  Nitelikli işgücünün elde edeceği emek gelirinin göreli olarak daha yüksek olacağı düşünülürse, bu bölgelerdeki emek gelirlerinin biraz daha yüksek olması beklenilen bir durum olacaktır. İktisadi faaliyetlerinin bu niteliği ve ihtiyaç duyduğu işgücü vasıfları bu bölgelerdeki piyasaları daha kurumsal olmaya yönlendirebilir.

Rapora göre, emek geliri elde edenler arasındaki gelir eşitsizliği tüm gelir gruplarında olduğu gibi oldukça yüksektir.  Gelir eşitsizliğinin ölçümünde kullandığımız Gini katsayıları bu eşitsizliğin düzeyini 2011 yılı itibariyle 0.45 olarak göstermektedir. Yukarıda bahsi geçen beş bölgeden Doğu Marmara bölgesi dışındaki bölgelerdeki Gini katsayıları ise  0.4 ve üzerinde katsayılara işaret etmektedir.  Doğu Marmara ise, 0.38’lik Gini katsayısı ile 2011 yılında emek gelirleri arasındaki gelir eşitsizliği en düşük olan bölge olarak dikkat çekicidir. 2006-2011 döneminin tamamında da, bu bölgenin gelir eşitsizliği katsayısı diğer bölgelere göre düşük seviyelerde seyretmektedir. Bu bölgeyi 2011 yılındaki 0.4’lik Gini katsayısı ile İstanbul bölgesi takip etmektedir.  Özellikle İstanbul’un 2006-2011 dönemindeki Gini katsayılarının 0.40 seviyelerinin altında olduğu düşünülürse, Doğu Marmara ve İstanbul bölgeleri emek gelirleri arasında gelir dağılımı açısından en iyi bölgelerdir.

Öte yandan ülkenin doğusuna gidildikçe emek geliri elde eden grubun içinde ücret gelirinin dağılımı daha eşit olamayan nitelik kazanmaktadır.  Örneğin Orta Doğu Anadolu için bu katsayı 2001 yılında 0.52’dir. Kuzey Doğu Anadolu için ise 0.49’dür.

Sanayileşme düzeyinin daha yüksek olduğu bölgelerde emek geliri elde edenler arasındaki eşitsizliğin daha düşük olması, işgücü piyasalarının daha organize ve kayıt dışılık oranının da daha az olmasından kaynaklanıyor olabilir.  Bu bulgu ışığında, daha kurumasal ve piyasaya katılımcılarının daha organize olduğu durumlarda emek gelirlerinin daha eşitlikçi dağılımının sağlandığı ifade edebilebilir.

Elbette ülkenin her bir bölgesinin  aynı düzeyde sanayileşebilmesi mümkün değildir. Bölgelerin farklı iktisadi yapıları ve sahip oldukları faktör donanımları farklı iktisadi faaliyetlerin öne çıkmasına yol açabilecektir. Ancak emek gelirlerinin kendi içinde daha adil dağılımı için bu faaliyetlerin ne olduğunun değil; bu gelirlerin elde edildiği yapının daha kurumsallaşmış bir yapı olmasının daha çok önemi var.

Kurumsallaşmayı ortadan kaldıran en önemli faktör kayıt dışılıktır.  Özellikle kayıt dışılığın daha yaygın olduğu bölgelerde ortaya çıkacak olan düşük emek gelirleri, doğal olarak ücret geliri elde edenler arasındaki gelir farkının artmasına neden olacaktır.  Kayıt dışılığı önlemeye yönelik zorlayıcı tedbirlerin alınması bu noktada önemlidir.  Ancak bu tedbirlerin sadece kamu eliyle uygulanmasının ülkemizde artık hiçbir inandırıcılığı kalmamıştır.  Aksine yapılan düzenlemelerin kamu ile birlikte işgücü piyasasına katılımcılarının gözetiminde uygulanmaya çalışılması gerekmektedir. Uygulamaların bu şekilde yapılabilmesi, piyasaya katılanlar açısından örgütlenmenin önemine işaret etmektedir.

Prof.Dr. Öner Günçavdı

Görsel: Nathan Jones – Sharing*

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s