Kur ve faiz ilişkisi üzerine

Öner Günçavdı

Graph With Stacks Of CoinsHürriyet gazetesinin ekonomi köşe yazarlarından Ege Cansen, 11 Eylül 2013 tarihli yazısında “hem tıka basa yedim, hem hızla zayıfladım” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. Başlık beslenme diyetine yönelik bir içeriğe işaret ediyor gibi olsa da, aslında bugünlerde Türkiye ekonomisinin karşı karşıya kaldığı iktisadi bir soruna yönelik önemli mesajlar vermeyi amaçlıyordu. Kısaca Ege Cansen, mali kaynak ihtiyacı yüksek olan ve bu yüzden cari açık veren bir ekonomide yerel para birimini değerli, faizleri de düşük tutmanın iktisat “bilimi” açısından imkansızlığına dikkat çekmeye çalışıyordu.  Hatta yazıda “aşırı değerli ulusal para ile cari açık kapanmaz” diyerek önemli bir vurgu da yapılmaktaydı. Esprili bir dil ile kaleme alınmış bu yazı, hitap ettiği günlük gazete okuyucuları için önemli bilgiler içermekle birlikte, bir gazete köşesinin sınırları içinde, doğaldır ki yeteri kadar analitik bir açıklamaya yer verememektedir.

Ege Cansen’in yaptığı gibi benzer noktalara dikkat çeken birçok iktisat köşe yazarlarının yazdıkları bende böyle bir yazıyı kalem alma fikri uyandırdı.[1]  Zira sadece gazete köşelerinde yer alan bu yazılar, çok önemli konulara çok doğru teşhisleri içerseler de, ülke ve dünya gündemi içinde  hızlı bir şekilde tüketilmekte, çoğu kez de yazıların ardında “siyasi ve ideolojik art niyet” arayanlar tarafından itibarsızlaştırılmaktadır.  Özellikle iktisadi konulara ilişkin düşünce ve görüşlerin arkasında bu şekilde siyasi ve ideolojik art niyet arayışları, ülke ekonomisinin maruz kaldığı önemli sorunlara çare arayışlarını yanlış platformlar üzerine çekmekte ve böylece yapılan yanlışların sürdürülebilmesi için gerekli kamuoyu desteği oluşturulmaktadır.

Böyle bir konunun karmaşıklığı, bu konu ele alınırken birtakım varsayımları gerekli kılmaktadır. Ne var ki, ortaya konulacak basit analitik çerçevenin, bugünlerde sıkça tartıştığımız, açık bir ekonomide kur ve faiz ilişkisi ve buna bağlı olarak merkez bankalarının olası politika seçenekleri üzerine önemli ipuçları verebileceğine inanmaktayız. Önerdiğimiz bu analitik çerçeve ile son zamanlarda gündemden düşmeyen FED’in politika değişikliği ve buna bağlı faiz arttırımına gitme ihtimalinin, bizim gibi “kronik” cari açık problemi olan ülke ekonomilerine etkileri belirlenecek ve bu yeni durumda çeşitli ülkelerdeki merkez bankalarının yapabileceklerinin sınırları tartışılmaya çalışılacaktır.

Bu yazıda ele aldığımız konu belli bakış açısına ve kavramsal temele dayanmaktadır. Bir kere dışa açılma ve dışa açıklık kavramları ile hem mal hem de sermaye piyasalarının dünya ile bütünleşmesini kastettiğimizi belirtmeliyiz.  Bu bütünleşme sayesinde yerel ekonomi ile dünya ekonomisi arasında mal ve sermaye akımları gerçekleşmekte ve bu akımların nominal kur ve faiz hadleri aracılığıyla yönlendirilmesi mümkün olmaktadır.  Ayrıca iktisadi büyüme için mali kaynak ihtiyacı duyan ekonomilerde, dış kaynakların elde edilebilirliği kur ve faizlerin düzeyi konusunda bir politikaya sahip olmayı gerekli kılmaktadır.  Bu arada kur ve faizlerin, mal ve sermaye hareketlerini iki temel parite koşulu aracılığıyla yönlendirildiği düşünülmektedir.  Bunlardan ilki, mal hareketlerinin  yönünü belirleyen satınalma gücü parite koşuludur.  İkincisi ise,  sermaye hareketlerinin yönünü belirleyen faiz haddi parite koşuludur.  Bu parite koşulları kapsamında, büyüyen ama büyümek için kaynak sıkıntısı çeken bir ekonomide, kur ve faiz ister istemez karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi içine girecektir.

Dışa açılma ve büyümenin finansmanı

1980’li yıllar dünya üzerinde liberalleşme rüzgarlarının estiği bir dönem olarak tarihe geçmiştir.  Hem gelişmiş hem de gelişmeye çalışan piyasa ekonomileri dışa açılarak, daha büyük pazarlara ve bu pazarların yaratacağı avantajlara erişmeyi amaçlanmıştır.  Bu süreçte gelişmiş piyasa ekonomilerinin tartışmasız birçok üstünlüğü mevcuttu.  Zira kurumsal anlamda gelişmiş piyasa yapılarına sahip bu ülkeler, mevcut piyasalar ve bu piyasalardaki kurumlar arasındaki etkileşimleri sağlayacak mekanizmaları oluşturmuş; daha da önemlisi bahsi geçen karşılıklı etkileşime yönelik ortak bir piyasa kültürü iktisadi birimler tarafından sahiplenilmiştir. Ancak pazarlarını dünyaya açacak gelişmekte olan ülkelerde, kurumsal anlamda birçok eksiklik varken, hatta bazı piyasalar daha mevcut bile değilken ve piyasaya yönelik kurumsal ortak bir kültür henüz yeterince oluşmadan liberalleşme sürecine girilmiştir.  Neticede bu ülkelerdeki liberalleşme çabaları, kamu müdahalelerinin yoğun olduğu ekonomik yapıları dönüştürmeyi amaçlayan, kapsamlı yapısal reformaların da uygulanmasını gerekli kılmıştır. Tüm bu yapısal eksikliklerine rağmen, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler iktisadi sistemlerini dışa açmakta bir sakınca görmemişlerdir.[2]  Fakat zaman zaman, maruz kaldıkları siyasi kısıtların etkisiyle liberalleşme sürecinin gereklerini tam olarak yerine getirmekten imtina etmişler; örneğin kamu maliyesinin reformu (fiscal reform) gibi bazı zorunlu düzenlemelerin yapılmasından özenle kaçınmışlardır. Bazı piyasalarını dışa açar ve bu piyasaların kurumlarını dünya ile uyumlu hale getirirken, ekonominin geri kalan kısmında eski kurum ve iktisadi motivleri işler kılmaya çalışmışlardır.  Elbette reform süreçlerinin bu şekilde aksamaları, sistemin deforme olmasına ve yapısal dönüşümün halihazırda varolan maliyetlerinin daha da artmasına neden olmuştur.  Nedeni ne olursa olsun, bu şekilde girişilen dışa açılma gayretlerinin iktisadi sistemlerde yeni ekonomik sıkıntıları doğurması kaçınılmazdır. Türkiye örneğinde, 1994 ve 2001 yıllarında olmak üzere iki önemli krizin oluşmasında böyle bir anlayış rol oynamıştır.[3]

Gelişmekte olan ülkeler açısından dışa açılmanın temel nedeni, hızlı büyümeleri için gerekli kaynaklara dünya piyasalarından erişimi daha kolay sağlayabilmektir. Zira ekonomik büyüme belli bir harcamanın yapılmasını gerekli kılmaktadır.  Bu harcamaların finansmanı da aynı miktarda mali kaynağa ihtiyaç göstermektedir.  Bu mali kaynaklar beklenileceği gibi iki şekilde elde edilecektir.  Birincisi kendi kaynaklarını kullanarak oluşturulacak gelir ile, yani üretim yoluyla harcamaların finansmanı sağlanabilir.  Diğer bir deyişle bu gelir artışlarına kaynaklık edecek, yeni üretim kapasiteleri yaratarak ve/veya mevcutların faktör verimliliklerini arttırarak gerçekleştirilebilir. Harcamaların finansmanında kullanılabilecek ikinci kaynak ise borçlanmadır. Özellikle yurtiçi kaynakların elverdiği düzeyin ötesinde harcama yapmaya çalışan ekonomilerde bu kaçınılmaz bir finansman yöntemidir.

Üretim artışları ile gerçekleştirilen gelir artışları arzulanan ve yapılması istenilen bir finansman seçeneğidir; ancak bu yolla elde edilecek gelir artışı uzun süreli gayretlerin neticesinde, sistematik çaba ve politikaların sonucu olarak gerçekleştirilebilecektir. Üretime dayalı gelir yaratarak harcamaların finansmanı, siyasi anlamda beklemeye tahammülü olmayan iktidarların çok kolay ikna olacakları bir yol değildir.

İktisadi büyüme sağlayıcı talep artışları, yerel ekonomide yapılacak harcamaların yanında dışarıdan yabancılar tarafından yapılacak harcamalar yoluyla da sağlanabilir.  Yerel mallara yönelen bu yabancı talebi, malum olduğu üzere ihracat olarak bilinir.  İhracatın yurtiçi talepten en temel farkı, bu harcamanın finansman kaynağının yerel ekonomilerde aranmayışıdır.  Yabancıların kendi finansman imkanlarını kullanmalarıyla gerçekleşecek olan ihracat, yerel ekonomi için mali kaynak enjeksiyonu işlevi görecektir.  Gelişmekte olan ülkeler, toplam talep içinde yabancıların yerel mallara yönelik bu talebini arttırmak için dünya ekonomisi ile daha sıkı bir şekilde bütünlüşme yolunu seçerek, ticari anlamda liberalleşme uygulamalarına başvurmuş ve dış ticarete yönelik kurumsal çerçeveyi reforma tabi tutmuşlardır.[4]  Böylece daha büyük bir pazara erişimin önündeki kurumsal engeller ortadan kaldırılırken, ihracatın daha kolay yapılabilmesinin imkanaları yaratılmış olmaktadır.

İhracat gelirlerini arttırabilmek için mevcut üretim yapısı ve düzeyi veri alınarak, birtakım nisbi fiyat değişiklikleri ile toplam talebin yerel ve yabancı bileşenleri değiştirilebilir ve toplam talep içinde ihracatın ağırlığı arttırılabilir.  Bu durumda üretimde bir artış olmadan da, içeride daha az tüketip, arta kalan fazlanın dışarıya ihraç edilmesi sağlanabilir.  1980’li yıllarda Türkiye ekonomisinde gerçekleştirilen ihracat patlamasının önemli nedeni, böyle bir politikanın uygulanmasıdır.  Diğer bir yol ise, ekonomide üretim düzeyinin arttırılması ve bu yapılırken de mevcut üretimin daha büyük bir bölümünün ihracat pazarlarını hedeflemesidir.  Bu durumda yerel talep düzeyinde bir değişme olmayabileceği gibi, gerçekleştirilen üretim artışlarının ihracata yönelmesi sağlanabilir.  Üretim arttırıcı yatırımlar yoluyla ve/veya toplam faktör verimliliğinde meydana gelecek olan artışlarla bu amaç gerçekleştirilebilir.

İhracatın gelişmekte olan ülkeler için sadece talep niteliği yoktur; aynı zamanda bu ülkelerin çok ihtiyaç duydukları döviz gelirlerinin de en güvenilir kaynağını oluşturur. Bu gelirlere gelişmekte olan ülkelerin gereksinim duydukları ithalatın finasmanı için ihtiyaç duyulmaktadır.  Özellikle gelişmekte olan piyasa ekonomilerinin yabancı yatırım malları ve aramallara bağımlılıklarının yüksekliği düşünüldüğünde, bu yolla elde edilecek dövizlerin ne kadar önem arzettiği kolayca anlaşılabilir. Dış ticaret rejiminin serbestleşmesinin, aynı zamanda yatırım ve aramal ithalatıyla birlikte her tür ithalatın serbestçe ve kolaylıkla yapılabilmesine imkan sağlaması beklenmektedir. Üretim artışlarının ithal girdiye bağlı olduğu bu ekonomilerde, girdilerin temininde meydana gelen iyileşmelerin gelişmekte olan ülke ekonomilerinin büyümelerine pozitif yönde katkı yaratacağı düşünülmektedir. Ancak bu ekonomiler, çoğunlukla ihracat gelirlerini ithalat giderlerinin üzerine çıkarmakta zorlanmakta ve dış ticaret işlemlerinde ithalat lehine açıklar oluşmasından kaçamamaktadırlar. Bu şekilde ortaya çıkan “cari açıkların” finanse edilebilmesi ise, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde çözüm bekleyen en önemli problemlerden birini oluşturmaktadır.

Finansal liberalleşme ve borçlanma

Gelişmekte olan ülkeler zaman zaman abartılı büyüme oranlarına ulaşabilmek için imkanlarının ötesinde harcama yaparlar ve bu da maruz kaldıkları cari açıkların miktarını arttırır. Böyle bir durumda, kısa dönemde oluşacak cari açıkların finansmanında kullanılabilecek kaynak borçlanmadır. Dışarıdan elde edilecek finansmanın mali piyasalar üzerinden daha kolay ve daha düşük maliyetle sağlanabilmesi, borçlanma ihtiyacında olan ülkeler için son derecede önemlidir.  Bu amaçla gelişmekte olan piyasa ekonomileri kendi mali piyasalarının kurumsal yapısını dönüştürmeyi ve bu amaçlarına uygun bir hale getirmeyi düşünürler.  Finansal liberalleşme denilen gayretler neticesinde, bu tarz mali akımlara aracılık edebilecek mekanizmaları oluşturmaya çalışırlar.[5]  Finansal liberalleşme aşamalı bir reform süreci olup, önce yerel kaynakların mobilitesini ve kaynak kullanım etkinliğini sağlayacak yapıların yurtiçinde oluşturulmasını gerekli kılmaktadır.  Ardından oluşturulan yerel piyasanın dünya piyasalarıyla bütünleşmesini sağlayan dış mali işlemlerde serbestleşme gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de, 1990’lı yılların başında 32 nolu kararname ile gerçekleşen bu son aşama, genel anlamda TL’nin “konvertibilitesi” olarak da bilinmektedir.  Bundan amaç, yerel mali kurumların herhangi bir resmi makamdan izin almadan, her türlü mali yükümlülük altına girebilme ve mevcut mali varlıklarını yurtdışında kullanabilme özgürlüğü sağlamaktır.

Finansal serbestleşme ile yerel mali kurumlar kendi ihtiyaç duydukları dövizleri yine kendi imkanlarıyla dışarıdan temin ederek, yurtiçindeki harcamaların finansmanına yönlendirebilmektedirler. Ayrıca yabancı mali kuruluşlar veya bireyler de kendi varlıklarını kullanarak Türkiye’de reel ve/veya finansal anlamda varlık satın alabilir veya kiralayabilir hale gelmektedirler.

Dışarıdan özel mali kurumlar tarafından temin edilebilecek olan kaynaklar, hem özel kesim hem de kamu tarafından kullanılabilecektir. Hükümetler hazineleri yoluyla iç borçlanmaya giderek özel mali kurumların ülkeye getirdikleri kaynakları kendi harcamalarının finansmanına kolayca yönlendirebilirler.[6]  Böylece, 1990 öncesinde olduğu gibi devletin her tip harcaması için dışarıdan döviz cinsinden doğrudan borçlanması gerekmeyecek; bu işi devlet namına özel mali kuruluşlar yapacak ve özel mali kuruluşlar dış borç biriktirir duruma gelecektir.[7]  Elbette bu şekilde oluşturulan finansman mekanizmasıyla, finansal reformaların öncesinde devlete ait olan dış borç stoklarının özel kesim mali kuruluşlarının dış borç stoku haline gelmesi sağlanmaktadır.  Ancak dikkat edilmelidir ki, borçlar özel kesime ait olsa da, netice de onlar ekonominin borcu olacaktır.

Mali kaynak ihtiyacı olan ülkelerde yapılan finansal serbestleşme sadece mali piyasaların dünya ile bütünleşmesiyle sonuçlanmamaktadır.  Aynı zamanda bu piyasalar yoluyla ülkeler arasındaki etkileşimin şekli ve düzeyi de arttırılmaktadır.  Özellikle yurtdışı piyasalara hakim olan bir ülkenin para politikası, hem dünya mali piyaslarını hem de gelişmekte olan ekonomilerin mali piyasalarını etkilemekte ve yerel para otoritelerinin hakim ülke para politikasındaki değişikliklere ayak uydurmasını zorunlu kılmaktadır.  Uluslararası mali piyasalarda dünya ekonomileri birbirleriyle çok daha sıkı ilişkiler içine girmektedirler.  Bu ilişkinin bedeli ise, yerel düzeyde izlenecek olan mali politikalardaki serbestinin bir bölümünden[8] veya tamamından[9] vazgeçmek ve kendi özgül politikalarını dünya mali piyasasında hakim olan ülkenin politikaları ile uyumlu (policy co-ordination) hale getirmektir. Burada uluslararası piyasalarda hakim olan para biriminin dolar ve hakim para otoritesinin de ABD merkez bankası (FED) olduğunu belirtmekte yarar vardır.  Günümüzün moda tabirleriyle ifade edersek, merkez bankalarının politika belirlemede yerel siyasi otoriteden ve onun olası tasarruflarından bağımsız hareket etmeleri beklenir.  Buna merkez bankasının bağımsızlığı denir. Ancak dış finansal işlemlerde serbestliğin getirilmesiyle meydana gelen, gelişmekte olan piyasaların dünya piyasaları ile koordinasyonun zorunluluğu ve yerel merkez bankalarının dünya piyasalarına hakim olan FED politikalarıyla kordinasyon içinde olması anlamına  gelecektir.[10]  Zira, FED uluslararası sermaye hareketlerinin yönüne etki edebilen uluslararası güçlü bir para otoritesidir.

Gelişmekte olan ülkeler mal ve sermaye piyasaları itibariyle serbestleşmeye giderken bir ölçüde kendi yerel ihtiyaçlarını dünya ekonomisinin sağladığı imkanlarla sınırlama durumuna gelmektedirler. Dahası yerel ekonomiyle hiç bir ilgisi olmayan dış şokların etkilerine maruz kalmakta, ihtiyaçlarını bu şokların etkilerine göre ayarlamak durumunda kalmaktadırlar. Örneğin büyüme hedeflenirken, ihtiyaç duyulan dış mali kaynaklar o sırada dünya ekonomisinde mevcut değilse, bu arzularını yerine getirememektedirler.  Öte yandan dış konjonktür nedeniyle uluslararası likiditede bir nedenden ötürü artış meydana gelirse, o zaman da belki de arzu edilenden daha yüksek büyüme oranlarına erişilebilmektedir.  Kısacası, açık ekonomilerde dış konjoktür yerel ihtiyaç ve politikalar üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olacaktır.  Liberalleşme yönündeki reformlar sonrası mal ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi sadece bu piyasaların dünya piyasaları ile etikileşim içine girmesi anlamına gelmemektedir. Aynı zamanda mal ve sermaye piyasaları yerel düzeyde de birbirleriyle, yeni birtakım kanallarla etkileşim haline gelmektedirler.  Bu etkileşme kanalı, her iki piyasayı farklı şekillerde etkileyen ortak bir değişken olan kurlar vasıtasıyla sağlanmaktadır.

Kur ve faiz arasındaki ilişki, bir bakıma mal ve sermaye akımları arasında meydana gelecek olan ilişkiye işaret edecektir.  Günümüz açık ekonomilerinde kur-faiz ilişkisi, büyüme ve harcama politikaları ile bunların finansmanında kullanılacak mali kaynakların neler olacağı hususunun belirlenmesini de içermektedir.  Zira yukarıdaki satırlarda da anlatıldığı üzere, açık ekonomilerde yerel kaynakların harekete geçirilmesi ile büyümenin finansmanı sağlanabileceği gibi, aynı zamanda kurumsal imkanlar dahilinde dış kaynak kullanarak da büyüme finanse edilebilmektedir. Veri olan kur-faiz ilişkisinin doğası, harcamaların boyutu ile birlikte nasıl finanse edileceği hususunda karar verecek para otoritelerine çok fazla politika tercihi bırakmamaktadır. Aslında Ege Cansen’nin konu ettiğimiz makalesinde dikkat çekmeye çalıştığı nokta budur.

Prof. Dr. Öner Günçavdı, İTÜ İşletme Fakültesi, İşletme Mühendisliği Bölümü | guncavdi@itu.edu.tr | @onerguncavdi.

Notlar


 

[1] Bkz. Ercan Kumcu, “Dışarıda rüzgar tersine esiyor”, Habertürk, 24/6/2013; Uğur Gürses, “TCMB’nin tercihi faizi tutmak”, Radikal, 26/6/2013 ve “Adım atarmış gibi mi yapacağız?”, Radikal, 22/7/2013; Fatih Özatay, “Neme lazım…”, Radikal, 23/7/2013; Erdal Sağlam, “Piyasalarda dalgalı seyre hazır olun”, Hürriyet, 25/7/2013; Güngör Uras, “Merkez Bankası faiz oranını artırmak zorunda”, Milliyet, 23/8/2013.

[2] Türkiye örneğinde dışa açılma süreci ve etkileri konusunda birçok akademik çalışma mevcuttur.  Bunlar arasında yer alan iki örnek çalışma şunlardır: T. Arıcanlı ve D. Rodrik. (1990). The Political Economy of Turkey: Debt, Adjustment, and Sustainability. (MacMillan, London) ve T.F.Nas ve M.Odekon (1989). Economics and Politics of Turkish Liberalization. (Bethlehem: Lehigh Univ. Press).

[3] Bkz. C. Van Rijckeghem ve M. Üçer (2005). Chronicle of the Turkish Financial Crises of 2000-2001. (İstanbul: Boğaziçi Üniversity Press).

[4] Türkiye’de dış ticaret rejiminin liberaleşem konusunda kapsamlı bir çalışma A.O. Krueger ve O.H. Aktan (1992). Swimming against the Tide: Turkish Tade Reform in the 1980s. (San Francisco: International Center for Economic Growth).

[5] Bkz. İ. Atiyas ve H. Ersel (1995). “The Impact of Financial Reform: The Turkish Experience”. in G. Caprio, İ. Atiyas and J. Hanson (eds.). Financial Reform: Theory and Experience. (New York: Cambridge University Press).

[6] Bkz. S. van Wijnbergen, R. Anand, A. Chhibber and R. Rocha  (1992). External Debt, Fiscal Policy and Sustainable Growth in Turkey. (Washington D. C.: A World Bank Publication).

[7] Zaman zaman birtakım siyasetçilerin ifade ettiği gibi 1990 sonrasi mali yapının özelliği gereği kamu kesiminin borç stoğunun azalmasını doğrudan bir başarı ölçüsü olarak kullanmak doğru olmayabilir.  Zira kamu kesimi yerel para birimi cinsinden borçlanma ihtiyacını arttırırken, bu borcu kamuya sağlayan özel mali kurumlar kendi likidite imkanlarını ya merkez bankası kaynaklarını kullanarak ya da dünya mali piyasalarından kendi namlarına borçlanarak sağlayabilmektedirler. Özel mali kesimin temin ettikleri dış borçlara karşılık oluşturdukları kredi imkanları kullanılarak kamu kesimdeki kurumların finansman açıkları kredilendirilebilir.  Bu durumda kamu dışarıdan herhangi bir borç almadığı gibi, kendi ihtiyaç duyduğu dış finanasmanı özel mali kurumların aracılığıyla kolaylıkla temin edebilir hale gelmektedir. 1990’lı yıllar boyunca Türkiye’de kamu maliyesinin finansmanı ağırlıklı olarak bu şekilde sağlanmaya çalışılmıştır. Ancak bu noktada önemli olan konu, artık kamu kesiminin borç stokunun bir öneminin kalmadığı, önemli olanın ekonominin toplam borç stokunun düzeyidir.  Dolayısıyla artık kamunun borçlarının azalması değil, aksine ekonominin toplam borç stokunun seviyesindeki gelişmeler dikkate alınmalıdır.

[8] Örneğin Türkiye’de olduğu gibi.

[9] Yunanistan ve diğer Euro bölgesine dahil ülkelerde olduğu gibi.

[10] Bkz. Ercan Kumcu, “Dünyada para politikası ne kadar bağımsız?”, Habertürk, 6/7/2013.


Görsel: Ken Teegardin*

 

Reklamlar

Kur ve faiz ilişkisi üzerine” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s