Düşük faizin iki yüzü

Öner Günçavdı

interestrate12 yıllık AKP döneminde düşük faiz uygulaması, iktidarın önemli başarılarından biri olarak görüldü.  Hatta dış konjonktürde meydana gelen gelişmelere tepki olarak Merkez Bankası’nın faizleri arttırması zaman zaman hükümet ile görüş ayrılıklarının doğmasına neden oldu. Bu görüş ayrılıklarının arkasında, faizlerin iktisadi birimleri iki farklı yoldan etkilemesi  yatıyor. Bunlardan ilki, faizlerin mali kaynakların nasıl kullanılacağına etki etmesidir. İkincisi ise düşük faizin, mali kaynakları temin edenler üzerine yapacağı etkidir.  Bu iki etki, faizin iki yüzünü oluştur. Konjonktürel olarak iktisadi sistem içinde bunlardan biri veya diğeri önem kazanabilir. Önemli olan çevresel şartlara göre, bunlardan hangisinin öne çıkması gerektiğini anlamak ve faizlerin o duruma uygun yüzünü göstermesine olanak sağlamaktır.

Faizin birinci yüzü  

Faizlerin birinci yüzü mali kaynakların kullanımı ile ilgilidir. İktisadi sistemlerdeki temel fiyatlardan biri olan faiz, sahip olunan mali kaynakların bugün ile gelecek arasında dağılımını sağlar. Bu özelliği sebebiyle iktisadi sistemdeki zaman tercihinin bir göstergesidir ve bu şekilde kaynaklarımızın ne zaman kullanılacağını belirler.  Buna göre, faizlerin düşük olması kaynaklarımızı kullanırken bugünün yarına tercih edilmesi, yüksek olması da yarının bugüne tercihi anlamına gelir.

Son 12 yıl boyunca, geçmiş dönemlere göre düşük seviyelerde seyreden faizler, Türkiye ekonomisindeki zaman tercihlerini bugün yönünde değiştirmiştir.  Bunun neticesinde iktisadi birimlerin doğal olarak tasarrufları azalırken, harcamalar artmıştır. Çünkü, iktisadi birimlerin harcamalarını öteleyerek elde edebilecekleri kazançlar azalmıştır. Harcamaların artması, bir refah göstergesi olarak görüldüğünden, siyasi iktidarın bir başarısı olarak algılanmıştır.

Düşük faizlerin sürdürülebilmesine ve dolayısıyla da harcamaların ertelenmeden bugün yapılmasına, büyük ölçüde, Türkiye’de ve dünyadaki finansal imkanların bol olması olanak sağlamıştır. Ne var ki, 12 yıllık AKP iktidarı süresinde bu harcamaların nerelere yapıldığının üzerinde neredeyse hiç durulmamıştır. Harcamaların nelere yapıldığını bilmek, düşük faiz politikasının etkilerini anlayabilmek için önemlidir.

Düşük faizler nedeniyle artan harcamaların yönlendirilebileceği belli başlı iki seçenek bulunmaktadır.  İktisadi birimler kaynaklarını ya tüketime, ya da gelecekte ekonominin sahip olduğu öz kaynaklarını arttıracak olan yatırım alanlarına yönlendirebilirler.  Kaynakların bugün tüketim amacıyla kullanılması, ülkenin potansiyelini ve dolayısıyla da gelecekteki gelirini arttıracak bir etki yapmaz. Ancak ikinci kaynak-kullanım seçeneği, yani yatırımlar, ülkenin üretim potansiyelini doğrudan etkiler. Bu sebeple, yatırımlar ülkenin gelecekte gelirini arttırmasını mümkün kılar. Dahası dışa açık bir ülkede, bu yatırımların ülkeye döviz getirici alanlara yapılmasıyla, ülkenin döviz cinsinden gelir potansiyelini arttırmasını da sağlayabilir. Böylece, gelecekteki döviz cinsinden yapılacak harcamalar da güvence altına alınabilir.

2002-2011 döneminde düşük faizlere ekonominin tepkisi iki yönde de gerçekleşmiştir. 2007’ye kadar olan birinci AKP hükümeti döneminde, düşük faizler, daha önceki yıllarda ertelenen yatırımların yapılmasına imkan sağlamış ve ekonominin üretim kapasitesini ve imkanlarını genişletici yönde etki yaratmıştır. Ancak bu dönemi izleyen 2007-2011 döneminde, düşük faiz politikasının mali kaynakları daha çok tüketim ve TL cinsinden gelirleri arttıracak cinsten yatırımlara yönelttiği görülmüştür.   Özellikle giderek istikrarsızlaşan büyüme performansı nedeniyle ekonomideki talep, özel ve kamu harcamaları yoluyla desteklenmeye çalışılmıştır. Diğer bir ifadeyle, bu dönemde düşük faizler, iktisadi birimleri tüketime ve daha çok inşaat ve parakende ticaret gibi TL geliri sağlayan yatırımlara yöneltmiştir. Bu yatırımlar, ülkenin ihtiyaç duyduğu döviz cinsinden gelirleri ancak sınırlı bir derecede arttıran yatırımlardır. Bugünlerde düşük faiz politikasını savunanlar, bilerek veya bilmeyerek, kaynakların son yıllarda olduğu gibi kullanılmasını da savunmaktadır.

Son yıllara baktığımızda, Türkiye’nin ciddi mali kaynak açıklarına sahip olduğunu görüyoruz. Dahası bu açıkların finansmanı geçmişten çok daha zor bir hal almıştır. Kaynak bulmakta zorlanmaya başlayan böyle bir ekonomide, büyüme performansı da doğal olarak düşmektetir. Bu sebeple, mevcut kaynak-kullanım tercihlerinin gözden geçirilmesi gerekmektedir. Mali kaynaklarımızın bugün yapılacak tüketimin finansmanı için değil, kaynaklarımızı ve ekonominin potansiyelini arttıracak yatırımlar için kullanılmasına ihtiyaç vardır.  Bugünkü konjonktür içinde, üretim potansiyeli arttıracak yatırım alanlarının belirlenmesi, göreli olarak yüksek faizlerin yol açacağı seçicilik sayesinde gerçekleştirilir. Bunun nasıl olduğunu, faizin ikinci yüzünü anlatırken açıklayacağım.

Son bir yıldır Başbakanın liderliğinde yürütülen düşük faiz söylemi bunun tam tersini savunmaktadır.  Siyasi nedenlerle savunulan düşük faiz politikası, kaynaklarının bugün tüketim için kullanılmasını teşvik etmeyi amaçlıyor. Ancak bu politikayı savunanlar, ekonominin gelecekte karşılaşması muhtemek sıkıntıları bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde önemsizleştiriyorlar.

Düşük faiz politikası, çok kısa bir süre sonra dünya piyasalarnda gerçekleşecek faiz arttırımlarının zorlayacağı Türkiye ekonomisini giderek daha az mali kaynak akımına maruz bırakmasına ve bu sebeple daha düşük büyüme oranlarına mahkum olmasına neden olabilir. Bu öngörülerin boşa çıkması için bugün sahip olduğumuz kaynakların kullanımının yeniden düşünülmesi gerekmektedir. Fakat ülkenin son zamanlarda içine düşmüş olduğu siyasi konjonktür maalesef bu yönde, rasyonel bir yol izlenmesine olanak tanımamaktadır.

Faizin ikinci yüzü

Faizlerin ikinci yüzü, ekonomideki mali imkanların kaynaklarıyla ilgilidir. Enflasyonist bir ortamda düşük faizde diretme, tasarruf sahipleri üzerine olumsuz etkilere neden olacaktır. 1980’lerin başında gelişen finansal liberalleşme literatürü, bunun örnekleriyle doludur.  Düşük faiz, borçlanmayı teşvik eder ve mali fon arzını belirleyen tasarrufların azalmasına neden olur. Geçmişte Türkiye ekonomisinde böyle politikaların uygulanmaya çalışıldığı birçok döneme rastlamak mümkündür. Ancak bu uygulamalar her zaman düşük büyüme ve kaynak ısrafı ile sonuçlanmıştır.

Düşük faiz politikasının yol açacağı kaynak ısrafı ve tasarrufların dağılımına yapacağı etki, Türkiye ekonomisinin bugünlerde maruz kaldığı ekonomik riskler açısından önem arzetmektedir. Faizler mali kaynakların alternatif kullanım alanları arasında dağılımını belirleyen bir fonksiyona sahiptir. Bunda mali piyasaların aksak rekabetçi yapılara sahip olması önemli rol oynar.  Bu piyasalarda projelerin finansmanı için fon talep edilirken, proje getirileri hakkında fon arz eden ve talep edenler arasında bilgi eksikliğinden kaynaklanan bilgi asimetrisi bulmaktadır. Bu da piyasa aksaklıklarına neden olur. Fon arzedenler faizleri arttırarak, fon talep edenleri test ederler. Getirisi ve ticari başarısı yüksek projelerin fon talepleri yüksek faizlere rağmen devam eder; aksine düşük başarı şansı olan projeler için talepler ise son bulur.  En azından beklenti bu yöndedir.  Ne var ki, mali piyasaların bu seçim fonksiyonunu sağlıklı bir şekilde yerine getirilmesi birtakım piyasa dışı müdahalelerle önlenebilir. Örneğin mali kesime yönelik bazı düzenlemeler, faizleri düşürme çabaları ve sektörler arası nisbi fiyat yapılarına yönelik müdahaleler, mali kuruluşlara fonlarını belli alanlara yönlendirmekten başka seçim şansı bırakılmayabilir. Türkiye örneğinde mevcut politikalar, inşaat ve ticari faaliyet alanlarına yapılan yatırımları teşvik etmektedir. Daha doğrusu mevcut politikalar, başka bir seçim şansı bırakmamaktadır. Bu durum, ters seçim (adverse selection) sorununa yol açar. Özetle, bu bilgiler ışığında düşünüldüğünde, son zamanlarda yaşanan düşük faiz politikası tartışmalarının ve Başbakanın müdahalelerinin temelinde, süregelen kaynak kullanım tercihlerini devam ettirme çabası olduğu söylenebilir.

Düşük faizlerin dikkat çekilmesi gereken bir diğer etkisi ise, farklı tasarruf eğilimlerine sahip iktisadi grupların sahip oldukları mevduat birikimine yaptığı etkidir. Doğaldır ki, böyle bir etki, mevduatlarından faiz geliri elde eden kesimler açısından bir gelir fazlası oluşturuken, mevduatı olmayan ve/veya azalan kesimler için ise bir gelir kaybına işaret edecektir. Dolayısıyla, düşük faiz uygulaması, gelir dağılımını bozucu bir etki de yapmaktadır.

İktisadi birimlerin tamamının düşük faizlere tepkisi de aynı şekilde ve aynı şiddette olmayacaktır.  Zira düşük gelir gruplarının düşük faizlere gösterecekleri tepkide ağırlıklı olarak tüketim artışı öne çıkarken, tasarrufları hem mutlak olarak, hem de nisbi olarak azalacaktır.  Diğer yandan yüksek gelir gruplarının ise, tasarrufları mutlak olarak bir azalma gösterse de, nisbi olarak değişmeyebilir ve/veya artabilir.  Bu durum tasarrufların ve bu tasarruflara konu olan mevduatın gelir grupları arasında dağılımında farklılaşmalara ve daha çok yüksek gelir grupları lehine bir yoğunlaşmaya neden olur.  Doğaldır ki, faiz gelirlerinin de mevduatların bir fonksiyonu olduğu düşünülürse, faiz gelirinin dağılımı da mevduat dağılımıyla paralellik gösterecek ve çok da eşit dağılmayacaktır. Bu da 12 yıldır adalet arayışını siyasallaştırmış bir partinin arzuladığı düşük faiz uygulamasının, paradoksal bir biçimde gelir dağılımında adaletsizliğe neden olmasına yol açmaktadır.

Düşük faizler, 2002- 2007 döneminde gelir dağılımına eşitsizliklerini düzeltici yönde etki ederken, 2007’den sonraki dönemde tasarrufların düşmesine ve buna bağlı mevduatın dağılımında bozulmalara neden olmuştur. Elbette böyle bozuk bir mevduat dağılımı, faiz gelirlerinde de adil olmayan bir durum yaratmıştır. Diğer bir deyişle, düşük faiz politikası banka mevduatlarının adil olmayan dağılımı nedeniyle eşitsizlik yaratan bir politikaya dönüşmüştür.

Yüksek faiz uygulamasını elbette hiç kimse istemez. Ancak faizlerin değişen çevresel koşullara göre, siyaseten değil ama daha çok ekonomik ihtiyaçlara göre değişkenlik göstermesine izin verilmesi çok daha rasyonel bir durum olacaktır.  Bunun aksi yönde yapılacak müdahalelerin orta ve uzun vadede Türkiye ekonomisine büyük maliyetler yüklemesi kaçınılmazdır. Türkiye iktisat tarihi 1950’lerin sonundan beri bu gibi müdahalelerin ve yanlış iktisadi kararların örnekleriyle doludur.  Bugün anlıyoruz ki, 12 yıldır farklı olduğu iddiasında olan AKP iktidarının bile, sonunda geldiği nokta ve sığındığı bahaneler Türkiye’nin geçmişindekilerden hiç de farklı değildir.  Ancak bugün için bizlerin en büyük avantajı, geçmişte bu politikaların ve müdahalelerin nasıl sonuçlandığını bilmemizdir.

Prof. Dr. Öner Günçavdı, İTÜ İşletme Fakültesi, İşletme Mühendisliği Bölümü | guncavdi@itu.edu.tr | @onerguncavdi.


Görsel: epSos.de*

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s