Çağdaşlaşma ve Muhafazakarlaşma

Öner Günçavdı

Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte girişilen çağdaşlaşma gayretleri ve toplumsal alanda uygulanmaya konulan reformlar bugüne kadar birçok değerlendirmeye konu olmuştur.[1]  Bu değerlendirmelerin çok büyük bir bölümü çağdaşlaşmayı, Cumhuriyetin kurucu kadrolarının toplumsal ve kültürel alanlarda yürüttükleri bir dönüşüm projesi olarak görmüş ve bu dönüşümün referansı olarak Batıdaki ilerlemeyi dikkate almıştır.

Toplumsal ve kültürel alanda Batı medeniyetinin referans alınmaya başlanması, beklendiği gibi Doğu ile Batı medeniyetlerinin karşı karşıya gelmesi ve kıyaslanmasını beraberinde getirmiştir.  Böyle bir kıyaslama doğaldır ki, toplumun bir kesiminin Doğu, bir diğer kesiminin ise Batı kültürünün savunucuları arasında yer almasına neden olmuştur.  Dahası, Osmanlı’nın mirası olarak görülen Doğu kültürünün sahiplenilmesi “muhafazakarlığın”, Batı medeniyeti ve kurumlarının yanında yer almak da “ilericiliğin” bir göstergesi olarak algılanmaya başlanmıştır. Ancak ülkemizde bu kavramlar zaman zaman temsil ettikleri iktisadi bağlamdan kopartılarak, dini referanslarla bezenmiş sosyal bir algının ifade şekli olarak da kullanılmıştır. Yanlış bir toplumsal algı sonucunda, uzun yıllar çağdaşlaşma ile Batı’nın Doğu karşısında üstünlüğünün ilanı anlaşılmıştır.

Bu şekilde din ve/veya kültür temelinde yapılan çağdaş ve muhafazakar ayrımı son derecede statik ve birbiri arasında geçişgenliğe izin vermez nitelikte bir ayrım haline gelmiştir. Bireyin dini ve/veya kültürel tercihlerinin sorgulanması şeklinde algılandığı için de, çağdaşlaşma fikrinin din ve kültür değerlerine sıkı sıkıya bağlı bir toplumda tehdit olarak algılanması ve dirençle karşılaşması son derecede normal karşılanmalıdır.

Oysa çağdaşlaşma topyekün bir kalkınma çabası içinde olan toplumda, bir üretim modeli tercihi ve bu modele uygun kurumsal çevrenin oluşturulma çabası olarak da görülebilir.  Çağdaşlaşmanın bu şekilde daha dinamik bir sürece işaret eden bu tanımı, günümüz kalkınma iktisadının temel unsuru olan kurumsal gelişmişlik hususuna vurgu yapmakta ve Türkiye’nin modernleşme tarihine yeni bir bakış açısının gerekliliğine işaret etmektedir. Bu bakımdan Türkiye’deki çağdaşlaşma, iktisadi anlamda geçerliliğini yitirmiş, kural ve kurumları itibariyle dönemin modern ekonomileriyle hiçbir rekabet gücü kalmamış bir sistemin restorasyonudur. Bu restorasyon Cumhuriyet öncesinde başlamış olmasına rağmen, siyasi ve toplumsal kısıtların etkisiyle bu dönemde yeterli düzeyde kararlılık sergilenememiştir. Siyasal anlamda Cumhuriyetin geçmişten radikal kopuşu, iktisadi alanda ihtiyaç duyulan yapısal dönüşüm ve bunun gerektirdiği reformlar konusunda da gerekli kararlılığın gösterilebilmesine imkan sağlamıştır.

Öte yandan muhafazakarlaşma ise, ülkedeki iktisadi gelişmelerin yol açtığı yeni üretim ilişkilerinin ve bu ilişkilerin doğurduğu yeni kesimlerin iktisadi ve siyasi karar süreçlerine dahil olmalarının engellenmesi; geçerliliğini yitirmeye yüz tutmuş ve iktisadi yapı içinde önemi giderek azalmış eski üretim ilişkileri ve buna bağlı kesimleri iktisadi ve siyasi karar süreçlerinde hakim kılma çabası şeklinde tanımlanabilir. Bu bakımdan çağdaşlaşma, yeni iktisadi ilişkileri ve bu ilişkilerin taraflarını iktisadi ve siyasi karar süreçlerinde etkin kılmayı amaçlar. Bu şekilde iktisadi sistemin sürekliliği ve toplumsal dinamizm temin edilebilir ki, bu da zaten bizleri iktisadi kalkınma olarak bilinen dinamik süreçlerle karşı karşıya bırakır. Diğer bir deyişle, çağdaşlaşma bizatihi iktisadi kalkınmanın değişmez unsurlarından biridir.

Bugün olduğu gibi, Cumhuriyetin kuruluş günlerinde de zamana uygun bir üretim modeline sahip olmak, kalkınmanın en önemli unsuru olarak görülmüş ve Batı böyle bir modelin yer aldığı referans olarak algılanmıştır. Cumhuriyetle birlikte bu üretim modeline işlerlik kazandıracak kurumsal çevre şartlarının oluşturulmasına çabalanmıştır.  Ancak iktisadi yapıda Batı benzeri kurumlara yönelik dönüşümler, zamanla ülkedeki üretim ilişkilerinin değişmesine, bu da ortaya çıkan yeni üretim ilişkileriyle birlikte birtakım yeni kesimlerin doğmasına yol açacaktır.

İktisadi motivasyonları açısından eskisinden farklı olan bu yeni kesimlerin, iktisadi ve siyasi kararlarda söz sahibiolmak, eski yapının temsilcileri tarafından bir tehdit olarak algılanmalarına yol açacak ve onları kendi üstün pozisyonlarını korumaya zorlayacaktır.  Eski üretim ilişkilerinde rol alan kesimlerin yeni üretim ilişkilerine uyumları ne kadar zorsa, yeniye gösterecekleri direnç de o derecede şiddetli olacak ve değişim zaman alacaktır. Ancak dönüşüm zaruridir; er ya da geç gerçekleşecektir.  Bu dönüşümü zaruri kılan en temel etmen, toplumların artan ihtiyaçları ve bu yönde iktisadi sistemde oluşturulan kaynak ve imkanlara özgürce erişebilme arzusudur.[2]  Bu arzu bireylerin geniş anlamda refah talebine yol açarken, bu yöndeki talepler ülkelerin iktisadi kalkınmalarını körükleyen en temel unsuru oluşturur.

Bu bağlamda, bugünün hükümet uygulamalarında bile çağdaş dünyanın gerekleri için Batı referans alınmaya devam edilmektedir. Modern iktisadi sistemin ve toplumsal ihtiyaçların gerektirdiği düzenlemeler, hep gelişmiş ülke pratiklerini dikkate alınarak yapılmaktadır.  Artık günümüzde gelişmişliğin göstergesi olarak kabul edilen ülkelerin insani kalkınmışlık seviyeleri, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumların oluşturduğu kriterlere göre değerlendirilmekte ve ülkelerin bu yöndeki politikalarının nasıl oluşturulması gerektiği konusunda onlara yol gösterilmektedir.[3]

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana 90 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen, ülkemizde bugünlerde iktidarda olan yönetici kadroların dile getirdiği, ancak içeriği konusunda bir netliğin hâlâ sağlanamadığı Yeni Türkiye betimlemesinin bile, iktisadi anlamda referanslarını Batılı ülkelerin ekonomik yapılarından alması ilginçtir.

Osmanlıda çağdaşlaşma gayretlerinin izleri

Aslında Batı’nın iktisadi bir rol model olması Türkiye için yeni bir olgu değildir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde bile hedeflenen hep Batı’da yer alan iktisadi düzen ve kurumların ülkede oluşturulmasıdır.  Hatta II. Meşrutiyet ile birlikte yapılan eğitim reformlarında Fransız okullarının örnek alınmış olması, öğrenim görmek için Fransa gibi diğer Batılı ülkelere öğrenci gönderilmesi bunun güzel örnekleridir.[4] Osmanlı İmparatorluğu’ndan çok daha önce benzer bir reform sürecine başlayan Meiji dönemi Japonya’sında bile referans alınan Batı olmuştur.[5]  İktisadi kalkınma için Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleştirilen siyasi ve iktisadi reformlar ile şirketleşme gibi çok sayıda iktisadi kurumların Batı’dan örnek alındığı unutulmamalıdır.[6] Keza II. Meşrutiyet ile başlayan anayasal rejim arayışları da, bugün olduğu gibi yine o dönemlerde Batı’da geçerli olan siyasi ve hukukî kurumların ülkeye uyarlanma çabası olarak düşünülebilir.

Dönemin uluslararası konjonktürünün yol açtığı bitmez tükenmez savaşların etkisiyle, Osmanlı İmparatorluğu’nun XX. Yüzyılın başlarında hedeflediği Batı tarzı kurumların oluşturulmasına yönelik bu reformlar, ülkenin siyasi anlamda içine düştüğü krizleri aşmanın çaresi olarak görülmüş ve uzun yıllardır bu şekilde algılanmıştır.  Çok büyük bir coğrafyada yer alan imparatorluk nüfusunun, o dönem koşullarında bile engellemesi son derecede güç bir refah arayışı ortaya çıkmıştır. Bu taleplerin siyasi yansımalarını engellemek ve bu coğrafyadaki geniş halk kitlelerinin refah talepleriyle baş edilmek için, Osmanlı İmparatorluğu’nun yöneticileri yüzlerini Batı’ya yöneltmek zorunda kalmışlardı. Talep edilen refahı üretebilecek bir iktisadi yapıya sahip olabilmek ve her şeyden önce üretilen refahı herkes için erişilebilir bir hale getirebilmek, o günlerde ortaya çıkması muhtemel istenmeyen siyasi yansılamaları ortadan kaldırabilmenin yoludur. Bu bile başlı başına, sistematik bir şekilde gerçekleştirilecek ekonomik ve buna bağlı siyasi birtakım reformların hayata geçirilmesini gerekli kılmıştır.  Ancak bu dönemde karşılaşılan uluslararası siyasi sorunlar ve savaşlar, bu reform sürecinde yeterince yol alınmasını engellemiş ve daha da önemlisi yöneticilerin cesaretini kırmıştır.

Cumhuriyetin kararlılığı

Çağdaşlaşma, iktisadi anlamda bir ülkenin üretim modeli tercihi şeklinde de düşünülebilir.  Günümüzde bile, iktisadi ilişkilerde referans alınan üretim modelinin, iktisadi kurumların, bilim ve teknolojinin kaynağının Batı modeli olduğu düşünüldüğünde, 1920’lerin dünya koşullarında referans alınan Batı medeniyetinin, o günlerdeki en ileri üretim modeline sahip ve bir ulusal kalkınmaya klavuzluk edebilecek yegane ilerici model olduğu gözden kaçırılmamalıdır.  Zira sanayi devrimi sonrasında Doğu ve Batı arasında üretimde artan verimlilik farkı, siyasi ve askeri düzeyde Batının hakimiyetinin en önemli kaynağını oluşturmuştur.  Bu üstünlüğü tekrar ele geçirmenin ve/veya dengelemenin yolu, öncelikle iktisadi koşulların eşitlenmesini ve bunu sağlayacak kurumsal düzenlemelerin yapılmasını gerekli kılmaktadır.

Toplumsal ve ekonomik ilişkileri açısından Doğu, kalkınma arzusu içindeki günümüz ülkeleri için bile yeterince önemli bir referans oluşturamamışken, XX. Yüzyılın başlarında içinde bulunduğu durum dikkate alındığında, genç Cumhuriyetin kalkınma arzularına tatmin edici bir cevap getirebilecek iyi bir model olması elbette beklenemezdi. Dahası mirası üzerine kurulmuş olunan Osmanlı İmparatorluğu da, Doğu ile ifade edilen medeniyetin en önemli temsilcisiyken, hem siyasi alanda, hem de iktisadi alanda Batı modeli karşısında başarısız kalmıştır. O günlerde Cumhuriyetin kendine model olarak alabileceği, kendini ispatlamış seçenek Batı medeniyetinin temsil ettiği gelişmiş üretim modeli ve üretim ilişkileridir. Dahası bu yönde bir tercih daha Osmanlı imparatorluğu döneminde yapılmaya başlanmış ve böyle bir modelin sosyal ve kültürel altyapısını oluşturacak kurumların bir kısmı hayata geçirilmiştir.[7]

Kurucu iradenin o yıllarda “çağdaşlaşma” adı altında yapmaya çalıştığı, Batı karşısında iktisadi üstünlüğünü yitirmiş bir toplumun iktisadi kalkınmasını sağlayacak bir modeli tanımlamaktır.  Doğu ve Batı medeniyetleri arasında keskin farklılıkların bulunduğu bu dönemde yapılan böyle bir tercihin, doğal olarak son derecede kökten ve kesin bir kırılmayı ifade ettiği açıktır. Özellikle o günlerdeki Türk aydınının bir bölümü için bu, geçmişten radikal bir kopuş olarak algılanırken, zaman zaman açık olarak kendilerini Doğu medeniyetinin ve kurumlarının savunucusu olmaya itmiş ve onların o günlerdeki muhafazakarlığın temsilcileri olarak algılanmalarına yol açmıştır.

XX. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki reformalarla başlayan Batılılaşma gayretleri Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte daha ileri düzeylere getirilmiştir. II. Dünya Savaşı sonrasında birçok iktisaden geri kalmış ülke de, kendisine model olarak Batı tarzı kalkınma modelini tercih ederken, bu modele işlerlik kazandıracak kurumları da uygulamaya koymuştur.  Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin daha 1920’lerde başlattığı çağdaşlaşma gayretini benzerlerinden farklı kılan, dönemi açısından bir ilki ifade ediyor olması ve benzerleri için bir örnek teşkil etmesidir. Bu tercihin bugün bile önemli tartışmalara konusu olmasında, geçmişten bu kadar radikal bir kopuşta zorlanan kesimlerin o dönemde içine düştüğü ruh halinin önemi büyüktür.

İktisadi kalkınmanın yol açtığı değişim ve çağdaş kalabilme gayreti

İktisadi kalkınma süreklilik arzeden, dinamik bir süreçtir ve bu süreç içinde toplumsal ihtiyaçlarla bu ihtiyaçları karşılamaya yönelik politikalar arasında karşılıklı etkileşimler söz konusudur.  İktisadi alanda uygulanan politikalar zaman içinde toplumsal ihtiyaçların artmasına, dahası niteliklerinin değişmesine yol açabilir. Bu değişim beraberinde, ortaya çıkacak ihtiyaçları karşılayacak yeni bir iktisadi yapıya gereksinim duyacaktır.  Daha önce olmayan kurum ve/veya düzenlemeler gündeme gelir. İktisadi alanda meydana gelen ilerlemelerle birlikte ülkenin kurumsal yapısında ve buna bağlı toplumsal  anlayışta yaşanan değişim, kalkınma sürecinin en önemli unsurlarından birini oluşturur.

Elbette süreç bu kadarla sınırlı kalmıyor.  Yeni iktisadi yapı ile birlikte yeni üretim ilişkileri doğar ve bu ilişkilerde rol alan yeni kesimlerin oluşmasına yol açar. Dahası yeni kesim unsurları zamanla siyasi karar mekanizmalarındaki gücün yeniden paylaşımını talep etmeye başlar ve kendi mutlak hakimiyetlerini tesis edene kadar, eski yapının unsurlarıyla girişilen bir güç mücadelesine yol açarlar.  Süreçte yeninin hakimiyeti ve eski yapının tasfiyesi kaçınılmazdır.  Zira iktisadi alanda karşılaşılan kısıtlar bu dönüşümü zaruri kılmaktadır.  Ancak bu noktada önemli olan, dönüşümün siyasi anlamda demokratik yollardan mı, yoksa zorlayıcı otoriter bir rejim ile mi gerçekleştirileceğidir.

Siyasi karara süreçlerinde iktisadi gerçeklerle uyumlu olmayan eski üretim ilişkilerinin hakimiyetini sürdürmesi, öncellikle ülkenin iktisadi perfromansını olumsuz etkileyecektir. Kaynak kullanım önceliklerinin eski üretim ilişkilerinin hakimiyetine sahip kesimler lehine yapılması ülke ekonomisinin üretim potansiyelini düşürürken, geniş halk kitlelerinin talep ettiği refahın yeterince oluşturulmasına mani olacaktır.  Siyasi anlamda gücü paylaşmaya rıza göstermeyen eski yapı, bu süreç içinde muhafazakarlığın kaynağını oluşturacaktır.

Türkiye’nin iktisadi olarak üstün üretim ilişkilerinin siyasi karar süreçlerinde hakimiyetini sağlamaya yönelik olarak çağdaşlaşması, sadece Cumhuriyetin kuruluş dönemlerinin bir sorunu değildir.  Bugünün mevcut iktidarının ileri sürdüğü Yeni Türkiye betimlemesini bu açıdan değerlendirdiğimizde, Yeni Türkiye’nin yeni üretim ilişkileri ve bu ilişkilerin ortaya çıkardığı yeni kesimleri ifade etmesi beklenir. Ancak AKP hükümetlerinin son 12 yıllık iktisadi uygulamaları dikkate alındığında ağırlıklı olarak öne çıkartılan üretim modelinin inşaat ve ticaret temelli bir model olması ve bu modelin ise, kapitalist gelişim sürecinin başlangıç aşamalarında geçerli olan üretim ilişkilerini temsil etmesi, ister istemez kafa karşıklıklarına neden olmaktadır. Oysa günümüz dünyasında Türkiye gibi kalkınma yolunda olan ülkelerin temel amacı, gelişmiş piyasa ekonomileri ile aralarındaki üretkenlik farkını giderip, dünya ekonomisinde daha rekabetçi bir yapıyı oluşturmaktır.  İnşaat ve ticaret gibi yerel ekonominin ihtiyaçlarına yönelik iktisadi faaliyetlerle böyle bir amacın gerçekleşmesi sağlanamaz. Dahası eskiye ait bu üretim modelinin ve bu modelin paydaşlarının siyasi karar süreçlerinde hüküm sürmesinde diretmek, burada tartıştığımız şekliyle ülkemizdeki yeni muhafazakarlığın temelini oluşturmaktadır.

İktisadi performans ölçülerinde görülen her türlü olumlu gelişmelere rağmen, gerek iktisadi sisteme hakim üretim ilişkileri, gerekse bu üretim ilişkilerinde doğan kesimlerin siyasi karar süreçlerindeki etkinlikleri açısında muhafazakarlaşan bir siyasi rejimin varlığına işaret etmektedir.  Bu koşullar altında Yeni Türkiye betinlemesinin, sadece eski üretim ilişkilerinden medet uman siyasi bir kadronun, yeni ve çağdaş üretim modellerinin gereklerini yerine getirmeye karşı nafile bir direnç olarak düşünülmesi yerinde olur.

NOTLAR:

[1] Bkz. Niyazi Berkes. Türkiye’de Çağdaşlaşma. 15. Baskı.2008. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

[2] Bkz. Amartya Sen. Development as Freedom, Oxford: University Press. 1999.

[3] Ülkelerin insani kalkınmışlık düzeylerini değerlendirmek için Birleşmiş Milletlere bağlı Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) kapsamında yıllık düzeyde araştırmalar yapılmaktadır.  İktisadi ve sosyal birçok kriteri dikkate alarak araştırma kapsamındaki herbir ülke için insani kalkınma indeksi adı altında birtakım göstergeler üretilmektedir.  En son 2014 yılı için hazırlanan raporda bu çalışma 187 ülke için yapılmış ve Türkiye bu ülkeler arasından 69. sırada yer almıştır (bkz. UNDP, 2014, Human Development Report 2014 – Sustaining Human Progress: Reducing Vulnerabilities and Building Resilience, New York: United Nations).

[4] Emre Dölen. Türkiye Üniversite Tarihi Osmanlı Döneminde Darülfünun  (1863-1922). Cilt 1. 2009. İstanbul:  İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. Ayrıca. Ç. Uluçay ve E. Kartekin, Yüksek Mühendis Okulu: Yüksek.Mühendis ve Yüksek. Mimar Yetiştiren Müsseselerin Tarihi. İstanbul Teknik Üniversite Kütüphanesi Sayı: 389. 1958. (İstanbul: Berksoy Matbaası).

[5] Jean Maillet. 18. Yüzyıldan Bugüne İktisadi Olayların Evrimi. Çeviren: Ertuğrul Tokdemir. İstanbul: Remzi Kitapevi. 1983.

[6] Haydar Kazgan. Osmanlı’dan Cumhuriyete Şirketleşme. İstanbul: TÖBANK Yayını. 1991.

[7] Bkz. Hilmi Yavuz (2009). Türkiye’nin Zihin Tarihi: Türk Kültürü Üzerine Kuşatıcı Bir Söylem. Bütün Eserleri – 2. İkinci Basım. (İstanbul: Timaş Yayınları).

__

Görsel: https://flic.kr/p/7oe4o3

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s