Türkiye’de Büyüme: Son 10 Küsur Yıla Kurumsal Perspektiften Bir Bakış

Murat Üçer [1]

ekonomi_neden_yolda_kaldi

Türkiye’nin 2001 krizinden beri makroekonomik alandaki yolculuğu ile ilgili iki temel anlatımın (‘naratif’in) olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz.  Biri, günlük dile indirgersek, “iyiydik kötü olduk, iyiyken bazı şeyleri de gerçekten iyi ve doğru yaptık, ondan iyi olduk” şeklinde bir anlatım.  Diğeri ise “bütün olan biten şansa ve global likiditeye bağlıydı, bizim yaptıklarımızın ya önemi yoktu ya da zaten herkes benzer şeyler yaptı” şeklinde özetlenebilecek ikinci bir anlatım. Baştan söylemekte fayda var iki anlatım arasında hangisinin daha doğru olduğunu göstermek ve/veya neden-sonuç ilişkilerini ikna edici bir şekilde ortaya koymak pek kolay değil, hatta imkânsız.  Nihayetinde baktığımız dönem çok kısa bir dönem ve bu kadar kısa bir sürede de onlarca faktörü “kontrol etmek” ve “işte asıl neden bu” demek oldukça zor…

Benim şahsi görüşüm de zaman içerisinde evrim geçirdi diyebilirim. Eh ne de olsa iktisatçıyız… Bundan birkaç yıl öncesine kadar ikinci anlatıma daha yakın dururdum, ama şimdilerde ilk anlatımın daha doğru olduğunu, son 10 küsur yılki makro tecrübeyi daha iyi yakaladığını düşünüyorum. 2001 krizi sonrasındaki 4-5 yıllık dönemde Türkiye gerçekten iyi bir performans gösterdi; tüm önemli öğelerin aynı yönde hareket ettiği iyi bir dinamik, ivme ve heyecan yakaladı.  Bir türlü o ruh haline ve dinamiklere geri dönebilirsek ülke olarak önümüzü yeniden açabiliriz.  Bu açıdan bu anlatımın daha yapıcı, dersler çıkarılabilecek ve daha umut vadeden bir anlatım olduğunu da söylemek mümkün…

Bu anlatımı modern kurumsal iktisadın öncülerinden — ve bu yazıyı okuyacak olanlara pek tanıtma ihtiyacı duymadığımız – Prof. Daron Acemoğlu ile yazdığımız bir makalede detaylandırdık.[2] Özetle söylediğimiz şu: 2002-06 döneminde Türkiye’de büyüme görece olarak oldukça yüksek ve ‘kaliteli’ bir büyümeydi.  Aşağı yukarı 2007’de – ama daha global kriz tam vurmadan önce – bu dinamik değişmeye başladı.  2009’da sert daralmanın ardından 2010-11 yılında çok yüksek büyüme oranları tutturuldu ama, bu aşırı gevşek ekonomi politikalarının sonucu, sürdürülemez bir büyümeydi.  Sonrası malum:  Türkiye %3 civarı – hatta Orta Vadeli Program’larda sürekli aşağı doğru revize edilen—bir büyüme oranında takıldı kaldı. Üzülerek söyleyelim, gidişat bu oranları bile arayabileceğimizi gösteriyor…

Peki neden böyle oldu? Yine kısaca özetlemek gerekirse, dediğimiz şu: Türkiye’nin 2001 krizinden beri yaşadığı makro tecrübe geçmişten aşina olduğumuz—ve İngilizcede “stop-go” veya “boom-bust” tabir edilen—standart makro dalgalanmalardan farklı: Bu defa geri planda önemli bir kurumsal değişim de söz konusu.  Makro ve siyasi kurumların güçlendiği ilk dönemde (2002-06) kaliteli ve yüksek bir büyüme ortaya çıkarken, sonrasında yine bu kurumların zayıflaması ile birlikte büyümenin de zayıfladığı bir döneme giriliyor.  Bu kurumsal değişimin ardında da siyasi dönüşüm, bunun da bir alt kümesi olarak Avrupa Birliği ile ilişkiler çok önemli rol oynuyor.

O halde kaliteli/kalitesiz büyümeden, kurumsal değişimden ve bunun ardındaki siyasi değişimden neleri kastettiğimizi biraz açalım. Bizim görüşümüze göre 2002-06 büyümesi gerçekten farklıydı çünkü o dönemde elde edilen büyüme oranları hem Türkiye’nin kendi geçmişine göre kıyaslandığında, hem de uluslararası karşılaştırmalarda oldukça yüksek bir büyümeydi.  İktisatçıların çok önem atfettiği toplam faktör verimliliği (TFV) bu dönemdeki üretkenlik artışının yaklaşık yarısına denk geliyordu. Aynı zamanda bu dönemde büyüme ,“kapsayıcı” ve “paylaşımlı” bir büyümeydi; bölgeler arasında eğitim ve sağlıkta farklar görece azalırken, bunlara erişim iyileşirken, firmalar bazında da bölgeler arası üretkenlik farkları kapanıyordu.[3]

Doğrudur, bir cari açık problemi o zamanda ortaya çıkmaya başlamıştı, ama o dönem bu daha çok yatırım artışından kaynaklanıyordu; sanayiinin GSYH ve yatırımlar içindeki payı ise sanıldığının aksine genelde korunuyordu…  2007’den başlayarak girilen dönemdeki büyüme ise, üretkenlik artışlarının hemen hemen tamamen durduğu, özellikle son yıllarda TFV’nin eksiye döndüğü, cari açık (veya sermaye girişleri)-büyüme ilişkisinin ise bariz şekilde bozulduğu, ve Türkiye’nin kırılganlıklarının hızla arttığı bir büyüme…

Bu kaliteli/kalitesiz büyüme dinamiğinin ardında zamanlama olarak adeta bire-bir örtüşen bir kurumsal değişimin yaşanması tamamen bir tesadüf olmasa gerek. Bu dinamikleri hatırlayalım. Türkiye ekonomisi ile aşina olan herkesin aşağı yukarı bildiği gibi bu dönemde Türkiye, son derece keyfi ve siyasallaşmış bir iktisat politikası çerçevesinden çok daha kuralcı bir çerçeveye geçiyor.  Merkez Bankası bağımsızlığı, mali tarafta hayata geçirilen bazı kanunlar, ihale kanunu ve bağımsız kurullar bunların en güzel örnekleri. Türkiye bu dönemde birçok kurumsal gelişmişlik endeksinde önemli kazanımlar elde ediyor.

Ancak aşağı yukarı 2007 civarında bir geriye gidiş başlıyor.  Başta ihale kanunu defalarca gevşetiliyor, Merkez Bankası’nın ve diğer bağımsız kurulların üzerindeki baskılar gittikçe artıyor.  Bağımsız vergi idaresi ve mali kural gibi yeni reform hamleleri reddediliyor.[4] Kurumsal gelişmişlik endekslerinde ilerlememiz büyük ölçüde duruyor. Son yıllarda uluslararası endekslerde saydamlık, medya özgürlüğü gibi alanlardaki geriye gidişimiz ise herkesin malumu…

Peki iyi büyüme-kötü büyüme dinamiğinin ardında iyi kurumlar-kötü kurumlar değişiminin yattığını kabul etsek bile, bu, daha temel bir sorunu—“tamam ama bunun da temelinde ne yatıyor?” sorusunun—cevabını vermiyor.  Türkiye’de bu kurumsal iyileşmeyi ve sonrasında bozulmayı ne belirledi? Sorunun cevabı—tahmin edileceği gibi—siyasette yatıyor.  Türkiye 2002-06 döneminde iyi bir performans gösteriyor, kurumlarını güçlendiriyor çünkü o dönemde—kısaca—2001 krizi reformlarının yarattığı ve AK Parti hükümetinin sahiplendiği bir model ve baz var; motifler ne olursa olsun belli bir demokratikleşme var; oy tabanının yeter güçte olmamasından dolayı (AK Parti’nin %34 ile iktidara geldiğini hatırlayalım) kapsayıcı yönetmeye çalışan bir AK Parti var ve tabi Avrupa Birliği’nin dönüştürücü gücü var. Şimdi buna inanmak çok zor, ama o dönem beklenti, hem de konunun kalifiye uzmanları tarafından, Türkiye’nin 10-12 yıllık vadede (yani bugünlerde) AB üyesi olabileceği şeklinde!

Bu faktörlerin büyük ölçüde birbirlerini beslediğini de ekleyelim…  Vatandaş da bu durumdan doğal olarak çok hoşnut; o zaman yapılan bazı anketlere göre AK Parti’nin artan popülaritesinin ardında ağırlıklı olarak ekonomik kazanımlar görülüyor…

Sonra ne oluyor? Bu dinamiklerin zayıfladığı, hatta tersine döndüğü bir dönem başlıyor.  Bunun nedenlerine gelince—yine çok kısaca—şu faktörleri saymak mümkün: AK Parti’nin siyasi konsolidasyonu, 2011 itibariyle %50 oya giden bir ivmeye kavuşması ve buna bağlı olarak sistemin kontrol mekanizmalarının (checks and balances) zayıflaması; modern Türkiye tarihinin temel belirleyicilerinden olan “merkez-çevre” çatışmasının 2007’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında zirve yapması ve sonrasında “çevre” lehine sonuçlanması[5] ve AB çapasının—iki tarafın da hataları ve isteksizlikleri dolayısıyla—gittikçe zayıflaması ve 2010 gibi tamamen durması…

Fark edileceği gibi bu anlatımda AB ilişkilerinin ayrı bir önemi var; dolayısıyla tekrar Türkiye-AB ilişkilerinin canlandırılması ayrı bir önem taşıyor.  Makalede söylediklerimizden biri de bu. Şüphesiz durum şu anda oldukça umutsuz gözüküyor, ama güçlendirilmiş bir AB çapası Türkiye için ne kadar önemliyse, AB açısından da Türkiye o kadar önemli aslında.  Genç nüfusu ve karmaşık bir bölgede tek görece demokratik ve görece güçlü ortak olmaya aday olması Türkiye’yi AB nezdinde önemli kılan faktörlerin başında geliyor…  Öte yandan ilişkinin bir türlü canlandırılması ve yeni bir raya oturması, Türkiye’nin olumlu anlamda dönüşümü için elzem…

Girişte de söylediğim gibi, bu sadece bir anlatım, daha da tartışılması, geliştirilmesi gereken bir anlatım, bir tezin ispatı değil.  Ama şu önemli ve tekrarlamakta fayda var:  Bu anlatımın—en azından bana—en güzel gelen tarafı “yapıcı”  olması ya da bak bunu bir kere becerdik (aklımızı başımıza toplarsak) yine becerebiliriz mesajı. Tekrar kurumlarını güçlendirmeye ve “kapsayıcı” olmaya odaklanan ve siyasi özgürlükleri öne çıkaran Türkiye yeniden büyür, dönüşür.  Bu şu anda her ne kadar bir hayal gibi görünse de, başka çaremiz veya yolumuz yok. Sonuçta insanımızın refah düzeyinin artması bu yaklaşımın tekrar benimsenmesinde yatıyor…  Düşe kalka da olsa 2002-06 dinamiklerine ve ruh haline dönmek zorundayız…  Hatta global likidite görece daralırken bunu başarırsak, yukarıda değindiğimiz iki anlatım arasında hangisinin daha doğru olduğu konusunda güzel bir fikir edinmiş de oluruz…


İlgili makale:

Notlar:

[1] Bu makale Murat Üçer tarafından kaleme alınmıştır; eksik ve hatalardan sadece kendisi sorumludur.

[2] Bu vesile ile diğer çok önemli bir Türk iktisatçı Prof. Dani Rodrik’in, yukarıda belirtilen ikinci anlatıma çok daha yakın durduğunu ve bunu bloğunda işlediğini belirtelim. Bu referansları bu kısa yazıda detaylandırmıyoruz; ilgilenenler ana makaleye bakabilirler.

[3] Detaylara Dünya Bankası’nın 2014 sonunda yayınladığı, Turkey’s Transitions: Integration, Inclusion and Institutions adlı çalışmadan ulaşılabilir.

[4] Buna kıdem tazminatı reformu gibi bazı kritik emek piyasası reformları da eklenebilir.

[5] Elbette bu tarihsel çatışmayı farklı şekillerde ifade etmek mümkün; biz bu yazıda merkez-çevre ifadesini tercih ettik.


 

Yazar hakkında:

Murat-Ucer-272x300Murat Üçer

Ekonomist.

Twitter: @EMuratUcer

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s